Çiçek Balı
Çiçek balı, bal arısının bitkilerin çiçeklerinde bulunan
nektaryumlardan topladığı nektarın, vücutlarındaki bezlerden salgılanan
maddelerle karıştırarak zenginleştirmesi ve peteklerde olgunlaştırması sonucu
elde edilir.
Nektar, bal arılarının karbonhidrat ihtiyacını karşılamaktadır.
Bal arıları nektarı dilleri ile toplayıp bal mideleri ile kovana taşıyarak petek
gözlerine depolarlar.
Nektar, bazı eğreltiotları, gymnospermlerde ve pek
çok angiospermde özelleşmiş salgı bezleri olan nektaryumlar tarafından
salgılanmaktadır. Nektaryumlar bitkide bulunduğu konum itibari ile floral ve
ekstra floral olmak üzere iki çeşittir. Angiospermlerin floral nektaryumları,
çiçeğin iç bazalinin yanında bulunmaktadır ve genellikle sadece floem ile
bağlantılıdır.
Türkiye’de üretilen balların büyük bir kısmı çiçek kaynaklı
ballardır. Bu ballar, düşük kül, mineral madde, sukroz ve yüksek oranda invert
şekerler içermektedir.
Salgı Balı
Salgı balı, bal arılarının bitkiler üzerinde yaşayan bazı
böceklerin salgılarını topladıktan sonra, kendine özgü salgılarla karıştırarak
değişikliğe uğratıp, petek gözlerine depoladıkları maddedir.
Bir salgı balı çeşidi olan çam balı, Homoptera familyasına ait
Marchalina hellenica’nın Pinus brutia Ten ve Pinus halephensis Miller türleri
üzerindeki balçiği sekresyonununun bal arıları tarafından kovana taşınması ile
üretilmektedir. Bu bal çeşidinin büyük bölümü Türkiye’de
üretilmektedir.
Melezitoz, floem sıvılarındaki sakkarozun, aphidlerin sindirim
enzimleri ile etkileşimi sonucu oluşmaktadır. Bu nedenle, melezitoz varlığı
salgı ballarının karakteristik özelliğidir.
Thrasyvoulou and Bladenopoulou (1984), çam balının mineral madde
bakımından yüksek değere sahip olması nedeniyle, besleyici özelliğinin çok
olduğunu belirtmiştir. Bitki özsuları, Marchalina hellenica midesinde
sindirilmez, böceğin yapısında bulunan özel filtre odalarından geçer, salgılarla
zenginleştirilerek balçiği olarak salgılanır.
Çam balı, zamanla iyi kaliteli bal olarak kabul görmüştür.
Keskin bir tadı ve aroması yoktur, kristalleşme olmaz. Koyu kıvamlı, kolayca
saklanabilir ve çevre kirliliğinden uzakta çam ormanlarında üretilmektedir. Çam
ballarının, çiçek ballarına göre asitliğinin düşük olması nedeni ile asidik
ortamda oluşan HMF’nin ortaya çıkma oranının düşük olmasından, ısıtılmaya karşı
hassas değildir.
Salgı balı, koyu rengiyle ve yüksek değerlerde seyreden pH, kül
miktarı ve elektriksel iletkenliği ile karakterize edilir.
Lachman et al. (2007) alüminyum (Al), bor (B), magnezyum (Mg),
manganez (Mn), nikel (Ni) ve çinko (Zn)’nun salgı ballarında nektar ballarından
daha yüksek konsantrasyonlarda, bakırın (Cu) her iki balda da aynı oranda,
kalsiyumun (Ca) ise nektar ballarında, salgı ballarından daha yüksek oranda
bulunduğunu tespit etmişlerdir.
Balın Kalitesinin Tespitinde Yapılması Gereken
Analizler
Bitki kaynağına, üretim ve pazarlama metotlarına göre değişik
şekil ve görünüşte olan balların kaliteleri arasında da farklar mevcuttur. Bal
kalitesinin belirlenmesi yalnızca tek bir parametre ile değil, birçok
parametrenin incelenmesi ile gerçekleşmektedir.
Balın kalitesinin belirlenmesinde balın, melitopalinolojik,
fiziksel, kimyasal ve organoleptik analizlerinin mutlaka birlikte yapılması
gereklidir.
Melitopalinolojik Analizler
Melitopalinoloji (balın mikroskobik analizi), organoleptik
analizlerle birlikte son bin yıldır balın botanik ve coğrafik orjininin
belirlenmesinde kullanılmaktadır. Polen analizi, balın, fermantasyonu, tağşişi,
nişasta tanesi içerip içermediği ve mineral tozlar gibi kontaminasyonla bala
bulaşan ve balda bulunmaması gereken mikroskobik partiküller hakkında önemli
bilgiler vermektedir.
Balın melitopalinolojik analizi, bala kaynak olan nektarlı
bitkilerin kökeni, coğrafik orijini ve balın kalitesi hakkında bilgi veren etkin
bir yöntemdir. Balda polen analizi ilk defa 1845 yılında Pfister tarafından
yapılmıştır ve bu yöntem yurt dışında balın kalitesini belirlemede uzun
yıllardır kullanılmaktadır. Türk araştırmacılar tarafından balda polen analizi
ilk defa, 1976–1981 yılları arasında Sorkun ve İnceoğlu (1984), tarafından
yapılmıştır. Daha sonraki yıllarda ülkemiz ballarının mikroskobik analizlerinin
incelenmesi bu konuya eş değer dünya literatürlerine paralel olarak devam
etmiştir.
Fiziksel ve Kimyasal Analizler
Balın fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki farklılıklar bitki
kaynağına, içeriğini oluşturan nektar ve poleninin rengine, tadına, nemine,
protein ve şeker içeriğine dayanmaktadır.
Balın fiziksel, kimyasal özellikleri üzerine
yapılan çalışmalar konunun önemi nedeniyle ülkemizde ve diğer dünya ülkelerinde
çok fazla literatür içermektedir.
Balın Fiziksel İçeriği
Balın Tadı ve Aroması
Balın kompozisyonu ve tadı, nektar kaynağına, iklime, arıcının
işleme sürecinde kullandığı yönteme bağlı olarak farklılık göstermektedir. Maeda
et al. (1962), balın tadının prolin miktarı, şeker ve glukonik asit miktarına
bağlı olduğunu bildirmiştir. Balda bulunan uçucu ve yarı uçucu (volatile)
organik bileşenler aroma/koku kalitesini büyük oranda etkilemektedir.
Balın Rengi
Balın rengi, açık renkten koyu ambere hatta siyaha doğru
çeşitlilik göstermektedir. Balın rengini etkileyen bileşenler, karoten,
ksantofil, antosiyanin gibi değişik bitki pigmentleridir. Balın renginin floral
kaynak, endüstriyel işleme metotları, sıcaklık ve depolama süresine bağlı olarak
değiştiğini gösteren pek çok çalışma yapılmıştır. Polen taneleri (morfolojisi ve
rengi) balın rengini belirlemede etkili olabilmektedir. Koyu renkli balların
mineral madde içeriği açık renkli ballara göre daha yüksektir. Koyu renkli
balların fenolik asit türevlerini içerme oranı yüksektir ve daha fazla miktarda
flavanoid içermektedir.
Balın Vizkositesi
Balın viskozitesi, kovandan çıkarılmasından başlayarak,
süzülmesi, diğer ballarla karıştırılması, işlenmesi ve paketlenmesi sürecine
kadar bal üretiminin her aşamasında önemlidir. Genellikle, balın vizkositesi, su
miktarı arttıkça azalmaktadır. Balın viskozitesi, sıcaklık, nem ve botanik
orjinine bağlı olarak değişmekte ve düşük nem oranlarında, sıcaklık
değişimlerinden daha çok etkilenmektedir.
Balın Higroskobik
Özelliği
Bal nem çekme (higroskobik) özelliği olan bir üründür. Balın
havadan nem alması, onun özel yapısına, şeker oranına ve içerisindeki su
miktarına bağlı olarak değişmektedir. Balın nem değeri hava nemi ile eşdeğer
orana ulaşana kadar değişmektedir. Higroskobik özelliğinden dolayı bal, fırında
pişirilmiş ürünleri ve şekerlemeleri taze ve yumuşak tutmaktadır ve tütün
ürünlerinin aşırı kurumasını önlemede kullanılmaktadır.
Balın Yüzey Gerilim Kuvveti
Yüzey gerilim kuvveti, balın kaynağına göre miktarı değişen
kolloidal maddelerden dolayı değişkenlik gösterse de, genelde düşüktür, bu
özelliği nedeniyle bal kozmetik ürünlerinde nemlendirici olarak
kullanılmaktadır. Yüzey gerilim kuvvetinin ve yoğunluğun birlikte artması sonucu
bal köpüklenmektedir.
Balın Polarizasyonu
Balın polarize ışığı çevirme yönü ve miktarı, bal çeşidine ve
içerdiği şeker miktarına göre değişmektedir. Çiçek balları polarize ışığı sola,
salgı balları ise sağa çevirdiğinden bu özellikten faydalanarak balın botanik
kaynağı, tağşişi anlaşılabilmektedir. Bu özellik, çiçek balının içeriğindeki
negatif spesifik rotasyona sahip fruktozun baskın olarak bulunmasının normal bir
sonucudur.
Balın Kristalizasyonu
Balın kristalleşmesi sırasında, glikoz kristalleri glikoz
monohidrata dönüşmektedir. Baldaki su, karbohidratları hidrojen bağlarıyla
bağlarlar.
Fruktoz, su molekülleri arasındaki hidrojen
bağlarına zayıf enerji verir ve su molekülleri fruktoz moleküllerini hidratlamak
için etraflarında, mikroorganizmal gelişmeye uygun koşullar sağlayacak şekilde,
hareketli tutulmaktadırlar. Kristalleşme, su moleküllerinin glikozu serbest
bırakması sonucu olmaktadır, fakat en önemli sebep, fruktozun bu kararsızlığı
nedeniyle, baldaki glikoz ve fruktoz miktarının değişmesidir.
Balın Fermantasyonu
Balın fermantasyonu ozmofilik mayaların her yerde bulunması
nedeniyle önemli bir problemdir. Bu özelleşmiş mayalar, yüksek su miktarında
balın yapısını bozarlar. Balda fermantasyon, osmotolerant mayaların fruktoz ve
glikoz üzerindeki aktiviteleri sonucu, etil alkol ve karbondioksit oluşumu
nedeni ile meydana gelmektedir. Alkol, oksijen varlığında asetik asit ve suya
yıkılır, böylece bal fermente olmaya başlar, tadı bozulabilir. Balda,
fermantasyona sebep olan mayalar doğal olarak bulunmaktadır veSaccharomyces spp.
bunlardan en çok rastlanılanıdır. Balda, yüksek monosakkarit (fruktoz ve glikoz)
varlığı ve düşük nem miktarı osmotolerant bakterilerin gelişmesini
engellemektedir.
Balın Elektriksel İletkenliği
Elektriksel iletkenlik, daha çok nektarın kaynağına ve balın
mineral, organik asit ve protein miktarına bağlı olarak değişen fiziksel bir
özelliğidir. Elektriksel iletkenlik çiçek balını salgı balından ayıran en önemli
parametrelerden biridir.
Balın Kimyasal İçeriği
Bal, yaklaşık olarak 181 madde içermektedir. White, (1979a)’a
göre ise balın içeriğinde 200 tane madde bulunmaktadır.
Balda ortalama %80 şekerler, %17 su ve organik asitler, mineral
tuzlar, vitaminler, proteinler, fenolik bileşikler, yağlar ve serbest amino
asitler gibi diğer minör bileşikleri içermektedir . Balın içeriğinde aynı
zamanda, laktonlar, vitaminler (B1, B2, C ve nikotinik asit), polen, balmumu ve
pigmentler bulunmaktadır.
Balın içeriği, bitki orjinindeki farklılıklara, iklim
koşullarına ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişmektedir.
Balda bulunan inorganik bileşikler su, potasyum (K), kalsiyum
(Ca), magnezyum (Mg), bakır (Cu), manganez (Mn), demir (Fe), klorür (Cl), sülfür
(S), fosfor (P) ve silisyumdur (Si) (Crane, 1980). Balın mineral içeriği ve eser
miktarda bulunan elementler, coğrafik orjininin belirlenmesinde
kullanılabilir.
Balın, amino asit miktarı % 1’dir ve toplam amino asit
miktarının % 50-80 gibi büyük bir kısmını prolin oluşturmaktadır .
Balın içeriğinde, varlığı yüksek oranda balın bitkisel orijine
bağlı olarak değişen, çok miktarda fenolik bileşik yer almaktadır. Balın toplam
fenolik bileşik miktarı ile antioksidant aktivitesi arasında bir korelasyon
mevcuttur. Salgı balında, toplam fenolik bileşik miktarı, en yüksek değere
sahiptir. Balın toplam fenolik bileşik miktarının tayini, balın kalitesinin ve
tedavi edici özelliğinin tayininde iyi bir parametredir.
Balın içerisinde ayrıca, karakteristik tadının oluşmasından
sorumlu uçucu maddeler mevcuttur.
Orijinine bağlı olarak bal, apigenin, pinocembrin, kaemferol,
kuersitin, galangin, krisin, vitamin C, katalaz, pinobanksin, hesperetin ve pek
çoğu antioksidan özellik gösteren ferulik asitler gibi çeşitli antioksidanlar
içermektedir.
Balın Karbonhidrat
İçeriği
Baldaki şekerler, çeşitli enzimlerin nektar sukrozu üzerindeki
aktivitesi sonucu oluşmaktadır. Bal, yaklaşık %80 oranında karbonhidrat
içermektedir. Karbonhidrat, bal arılarının doğal besinidir ve çoğunlukla enerji
üretiminde kullanılmaktadır. Karbonhidratlar, bal arıları tarafından yağa
dönüştürülebilir ve depolanabilir. Ergin arılar, glikoz, fruktoz, sukroz,
trehaloz, maltoz ve melezitozu kullanabilirler. Fakat rhamnoz, ksiloz, arabinoz,
galaktoz, mannoz, laktoz, rafinoz, dekstrin ya da inulini kullanamazlar. Bal
arıları tarafından, ağızlarıyla toplanan nektar, özafagustan mideye doğru
ilerler. Midede, nektarda bulunan sukroz invertaz enzimi ile glikoz ve fruktoza
parçalanır. Bunun sonucunda, yaklaşık %70 oranında monosakkaritlerden (glikoz ve
fruktoz) ve değişik konfigrasyonlarda glikozidik ilişki ile glikoz ve fruktozdan
oluşan % 7 oranında disakkaritlerden oluşan kompleks bir karışım
oluşur.
Fruktoz ve glikoz balda bulunan ana monosakkaritlerdir. Bal aynı
zamanda az oranda sukroz ve maltoz gibi diğer şekerleri de içermektedir. Hemen
hemen pek çok balda fruktoz miktarı yüksektir, glikoz ikinci ana şekerdir ve bu
iki şeker bal karbohidratlarının yaklaşık %75’ini oluşturur. Balın içeriğini
oluşturan diğer karbohidratlar, maltoz ve sukroz ana disakkaritler, melozitose
ana trisakkarit ve az oranda da oligosakkaritlerdir.
Balda bulunan 14 disakkarit tanımlanış bulunup, bunlardan
maltoz, maltuloz, izomaltoz, turanoz, kojibioz yaygın olarak bulunanlarıdır.
Baldaki sukroz miktarı, invertaz enziminin miktarına bağlıdır. Baldaki sakkaroz,
invertaz enzimi ile reaksiyona girerek, azalabilmektedir. Arıcıların, bahar
boyunca arıları fazla miktarda şekerle beslemeleri sonucu, balda bulunan sukroz
miktarı artabilir. Ayrıca, bu şekerin miktarının yüksek olması balın erken hasat
edildiği anlamına gelir.
Baldaki şeker, vizkosite, higroskopi, granülasyon ve enerji
değeri gibi özelliklerden sorumludur.
Balın Nem İçeriği
Balın nem oranı, olgunlaşması sırasında, iklim koşulları, balın
kaynağını oluşturan nektarın nemi ve ekstraksiyondan sonra depolama koşullarına
bağlı olarak değişmektedir. Bu nedenle, balın nem oranı 17-19 arasında
değişebilir. Su oranı, bütün balların raf ömür uzunluğu açısından önemli bir
parametredir.
Balın nem oranı, çevresel koşullara ve balın işlenme zamanına
bağlı olarak yıldan yıla farklılık göstermektedir. Yüksek nem oranı, bazı
ballarda kristalleşmeyi hızlandırabilir ve fermantasyona sebep olacak mayaların
gelişmesini sağlayacak şekilde su aktivitesinde bir artış oluşturabilir. Su
içeriği yüksek olan ballar, fermantasyona yatkındır.
Balın Asitliği
Balların pH değerleri, tatlarına katkıda bulunan organik
asitlerin varlığına bağlı olarak, 3.5–5.5 arasında değişmektedir. Asitlik, balın
tadına, mikroorganizmalara karşı stabilitesine, balda meydana gelen kimyasal
reaksiyonların artışına, antibakteriyel ve antioksidant aktivitesine katkıda
bulunmaktadır.
Balların asitliği, balın içeriğini oluşturan bileşenlerin %
0,5’inden daha az bir kısmını oluşturan organik asitlerin, özellikle glikonik
asit, fosfat ve klorür gibi inorganik iyonların, varlığına bağlıdır.
Balda bulunan organik asitler, glikonik, formik, asetik,
bütirik, laktik, oksalik, sitrik, süksinik, tartarik, maleik, malik,
piroglutamik, pürüvik, α-ketoglutamik, glikolik, α ya da β gliserofosfat ve
glikoz-6-fosfattır .
Glikonik asit haricindeki diğer asitlerin, baldaki varlığının
kaynağı bilinmemektedir. Pek çok asit, biyolojik oksidasyonun krebs döngüsünde
çok yüksek oranda ve nektar içerisinde bulunabilmektedirler.
Balın asitliğine en büyük katkıyı sağlayan glikonik asit, balın
içerisinde bulunan glikoz oksidaz enziminin glikoz üzerindeki etkisi ile
oluşmaktadır ve glikanolakton ile denge içindedir. Ayrıca, diğer organik
asitler, inorganik anyonlarla birlikte, balın asitliğine katkıda
bulunmaktadır.
Balın Mineral İçeriği
Balın mineral madde konsantrasyonu %0,1-%1 arasındadır. Potasyum
balda bulunan ana metal olup onu takiben, klor, sülfür, silisyum kalsiyum,
magnezyum, sodyum ve fosfor içermektedir. Balda, eser miktarda demir, bakır,
çinko ve manganez bulunmaktadır.
Mineral madde miktarı bala hâkim olan bitkinin nektar
kompozisyonuna bağlıdır. Balın kaynağını oluşturan nektarlı bitkinin yetiştiği
toprak tipi ve su, bitkinin dolayısı ile nektar ve polenin mineral miktarını
etkilemektedir.
Balın Protein İçeriği
Baldaki protein ve aminoasitler çoğunlukla bitki kaynaklıdır ve
bunların büyük bir kısmı polenden gelmektedir. Echigo et al. (1973), bal
aminoasitlerinin nektar, bal arısı ve polen gibi değişik kaynaklı olduğunu
bildirmiştir. Bazı aminoasitlerin antioksidan özelliği olduğu tespit edilmiştir.
Balda bulunan aminoasitler, prolin, glutamik asit, alanin, fenil alanin,
tirozin, lösin, izolösindir.
Balın amino asit miktarı yaklaşık 20-300 mg/100 gr’dır. Bal
%1(w/w) oranında aminoasit ihtiva eder ve toplam aminoasit miktarının %50-85’ini
prolin oluşturmaktadır. Prolinden başka, balın orjinine bağlı olarak (nektar ya
da salgı) birbirine yakın oranlarda 26 aminoasit bulunmaktadır. Polen, balın
aminoasit kaynağıdır ve bu nedenle bir balın aminoasit profili balın botanik
orjinini belirlemede kullanılabilir.
Balın prolin miktarı, değişik unifloral ballarda karakteristik
değerler göstermekte olup, enzimatik aktivite ile ilişkilidir. Değişik unifloral
ballarda farklı miktarlarda bulunmasına rağmen, unifloral balların sadece prolin
miktarı ile sınıflandırılması imkânsızdır.
Prolin, nektarın bala dönüşümü sırasında bal arısı tarafından
eklenen ve balın olgunluğunu gösteren bir aminoasittir. Bal arıları tarafından
üretilen, sakkaroz ve glukoz oksidaz gibi enzimler ile baldaki prolin
miktarının, balın olgunluğunu gösterdiği düşünülmektedir.
Kaliteli ballardaki prolin miktarı, 350 mg/kg’dan daha yüksek ve
toplam amino asit miktarının en az %66’sı (genellikle %80-90) olmalıdır. Baldaki
protein miktarının küçük bir kısmını enzimler oluşturmaktadır.
Balın Enzim İçeriği
Balın içeriğini oluşturan en önemli ve en ilginç bileşenler
enzimlerdir. Balın nektarı ya da balçiğinin bileşiminden sorumludurlar. İnsan
diyetinde enzimlerin rolü bulunmamasına rağmen, enzim aktiviteleri balın
biyolojik değerine katkıda bulunmaktadır. Enzim içeriği, balı diğer tatlandırıcı
ürünlerden ayıran özelliktir. Enzimler balın tazeliğinin ve yaşının en iyi
göstergesidir.
Bal az oranda değişik enzimler içermektedir. Bunlardan en
önemlileri, bal arılarının faranjiyal salgı bezi sekresyonlarından, tükrük
sıvılarından ve nektar kaynağından kaynaklanan yüksek oranda diastaz (α- ve
β-amilaz), invertaz (α- glikozidaz), glikoz oksidaz ve düşük oranda katalaz ve
asit fosfatazdır. Balın enzim miktarı, işleme, ısıtma ve uzun süreli depolama
ile artmaktadır.
Diastaz ve invertaz bala balarıları tarafından eklenmektedir.
Balarıları, topladıkları nektarı, tükürük ve hipofaranjial bezlerin salgılarıyla
karıştırır; kovanda nektar, petek gözlerine doldurulmadan önce arıdan arıya
aktarılırken, balın olgunlaşmasını kolaylaştıran daha fazla salgı eklenmektedir.
Bu süreç sonucunda eklenen enzim miktarı, balarılarının yaşı, fizyolojik evresi
ve beslenmesi, koloninin gücü, sıcaklık, nektar akışına bağlı olarak
değişmektedir. Diastaz ve invertaz balda beslenmeyle ilgili en önemli
enzimlerdir. Diastaz, karbonhidratları, kolay sindirebilmesi için hidrolize
ederken, invertaz, sukroz ve maltozu hidrolize etmektedir. Diastaz, dekstrin ve
maltozdaki nişasta tanelerini kırmakta, invertaz ise sukrozu, glikoz ve fruktoza
parçalamaktadır.
İnvertaz, nektarın bala dönüşmesini sağlayan ana reaksiyonu
katalizlemektedir. White and Maher (1953), bal invertazının R-glikozidazın
çeşidi olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum White and Kushnir (1967), tarafından
onaylanmıştır. İnvertaz, bal arılarının hipofaranjial bezlerinde üretilmektedir.
Bu enzim, bal arılarının fermantasyona dayanıklı, yüksek enerji sağlayan çok
konsantre şeker solüsyonu üretmesine yardımcı olmaktadır. İnvertaz aktivitesi,
diastaz ve hidroksimetil furfural miktarı ile birlikte bal kalite kontrol
parametresi olarak kullanılmaktadır. Apis mellifera tarafından üretilen
ballarda, invertaz aktivitesi ölçümünün ticari önemi bulunmaktadır çünkü
invertaz balın tazeliği ve sıcaklık ve depolama koşulları ile değişebilmektedir.
İnvertaz, sıcaklık değişimlerine diastazdan daha hassastır. İnvertaz balda
diastazdan daha yüksek miktarlarda bulunabilmektedir, çünkü balarıları invertazı
hem nektara hem de balçiğine eklemek zorundadırlar.
Glikoz oksidaz, glikozu glikonik asit ve hidrojen peroksite
katalizleyen diğer önemli bir enzimdir. Balın yara, hazımsızlık gibi
gastrointestinal hastalıklarda, bakteriyel gastroenterit, ülser ve duodenal
ülserlerde tedavi edici olarak kullanılmasını sağlayan antimikrobiyal özelliği
ağırlıklı olarak, hidrojen peroksit içeriğine bağlıdır.
Giri (1938), balda asit fosfataz varlığını bulan ilk bilim
adamıdır. Bu enzim organik fosfatları inorganik fosfatlara dönüştüren bir
hidrolaz enzimidir. Asit fosfataz, nektarın kompozisyonunda bulunmasına rağmen,
asıl olarak polende mevcuttur. Zalewski (1965) ve Ivanov (1981), depolamanın,
balın asit fosfatazı üzerindeki etkilerini araştırmışlar; altı ay sonunda asit
fosfataz miktarında önemli düşüşler tespit etmişlerdir. Asit fosfataz, balda
düşük enzimatik aktiviteye sahiptir. Balda asit fosfataz aktivitesi tayini çok
önemlidir, çünkü asit fosfataz miktarı balın fermantasyona yatkınlığı ile ilgili
bir kriter olabilmektedir. Giri (1938), fermente olan balların, fermente olmayan
ballardan daha yüksek oranda asit fosfataz aktivitesine sahip olduğunu
bildirmiştir. Ayrıca, bazı araştırıcılar bu enzimin balın botanik kaynağına
bağlı olabileceğini belirtmişlerdir. Bu enzim balın karakterizasyonunda
kullanışlı bir parametredir. Alonso-Torre et al. (2006), balın pH’sı arttıkça,
asitfosfataz aktivitesindeki düşüşün azaldığını bildirmiştir.
Balın HMF İçeriği
Hidroksimetil furfural (HMF; 5-hidroksi–2-furankarbaldehit)
maddeler arasında mutajenik aktivitesi ile sınıflandırılmaktadır. Buna rağmen,
insan sağlığı açısından olağan sitotoksik, genotoksik ve karsinojenik etkileri
bütünleştirilememiştir. Buna rağmen, açıktır ki, bu yüksek reaktif bileşen
reaksiyonlara girerek, balın kararsız bileşenlerinin bozulması ile balın
besinsel değerinin azalmasına ya da yüksek konsantrasyonlarda balın renginin
bozulmasına yol açmaktadır.
Bu siklik aldehid heksozların asidik ortamda dehidrasyonu ya da
miliard reaksiyonu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bal, yüksek sakkarit içeriği
(özellikle heksozlar), düşük pH değeri, organik asit varlığı ve düşük su
aktivitesi ile HMF için uygun ortam sağlamaktadır. Taze balda HMF miktarı
nerdeyse sıfıra yakın değerde, çok düşük orandadır. Buna rağmen ısıtma ve
depolama sürecinde miktarı artmaktadır. Bu nedenle, HMF miktarı balın
kalitesinin tespitinde önemli bir kriterdir. Aynı zamanda balın tazeliğinin
tespitini kolaylaştırmaktadır.
HMF ile ilgili en erken kayıt 1933 yılındadır. HMF, balın
ısıtılması sonucunda oluştuğu gibi, depolanma sürecinde de koşullara bağlı
olarak miktarı artmaktadır. 1950’li yıllarda yapılan çalışmalarla, balda HMF
miktarı ölçümleri kullanılmaya başlanmıştır. 1955 yılında HMF’nin bal kalitesini
saptamakta kullanılması için iki metot geliştirilmiştir. Almanya ve İsviçre’ye
ithal edilen 1700 bal örneğinde, 1955-1960’lı yıllarda yapılan çalışmalardaki
verilere dayanarak, Alimentarius Kodeksi’nin bal standartları, baldaki HMF
miktarının maksimum değerini 4mg /100gr olarak belirtmiştir.
Organoleptik Analizler
Balın, mikroskobik, fizikokimyasal analizlerinin yanı sıra
organoleptik analizlerinin de yapılması gerektiği belirtilmiştir.
Duyusal analiz, bir ürünün beş duyu organın (renk, koku, tat,
his, doku gibi) algıları yoluyla değerlendirilmesi ile gerçekleşmektedir. Bir
çok alanda kullanılan duyusal analiz, farklı ürün çeşidi (yiyecek, kozmetik,
tekstil vs gibi) organoleptik profilinin çıkarılmasına ve bu ürünlerin, tüketici
tarafından nasıl algılandığının anlaşılmasına imkan vermektedir. 1960’lara kadar
duyusal analiz teknikleri temelde uzman otoritelerin kişisel deneyimlerine bağlı
olmaktadır.
Bal için duyusal analizler ilk olarak Fransa’da Gonnet ve ekibi
tarafından geleneksel tekniklerle beraber kullanılmıştır.
İtalya’da Gonnet’in fikirleri heyecan yaratmıştır. Bundan sonra
konu ile ilgili verilen eğitimlerin sayısı giderek artmaya başlamıştır. Bu
çalışmalar ‘‘Onaylı İtalyan Bal Duyu Analizi Uzmanları’’ kurumunun kurulmasını
sağlamıştır. Bu kurum geleneksel metotların oturtulmasını sağlamış ve uyumlu
terminolojiyi değerlendirme formlarını, tatma metotlarını, değerlendirme
uzmanlarının seçimi ve eğitimi için gerekli kıstasları ve tek floralı İtalyan
ballarının duyusal değerlendirme esaslarını içermektedir. Aynı şekilde,
Gonnet’in bu mirası, İspanya gibi diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde de dikkate
alınmış ve geliştirilmiştir.(Bu sayfadaki yazı AAYB'nin sayfasından
alınmıştır)
Sayfalar
▼
29 Aralık 2019 Pazar
Bakır
Bakır Nedir - Bakır MadeniBakır (Ing.
copper, Alm. Kupfer, Fr. cuivre), 1B geçiş grubu elementi. Bakıra tarihte ilk
defa Kıbrıs’ta rastlandığından tüm dillerdeki isimlerinin Cyprium kelimesinden
türediği tahmin edilmektedir. Simyacılar tarafından Venüs aynası ile
gösterilmiştir.
Bakırın önemi, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:
Dünya’nın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi,
Elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması, ve
Endüstriyel önemi yüksek, pirinç, bronz gibi alaşımlar yapması.
Bakır maden yatakları
Şu şekilde sınıflandırılmaktadır:
Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50 si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada’da rastlanmaktadır.
Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade orta Afrika’da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17 si bu yataklardan sağlanır.
Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya’nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.
Bakır mineralleri Bakır endüstriyel öneme sahip pek çok mineralin önemli bir bileşenidir. Dünya bakır üretiminde kullanılan minerallerin yaklaşık %50 sini kalkozit (İng. chalcocite) (Cu2S), %25'ini kalkopirit (İng. chalcopyrite) (CuFeS2), %3'ünü enargit (İng. enargite) (Cu3AsS4), %1'ini diğer sülfür mineralleri, %6-7 sini nabit (doğal) bakır ve %15'ini de oksit mineralleri oluşturur.
Kalkopirit Kimyasal formülü CuFeS2 dir. (Açık yazılımı: Cu2S•Fe2S3). Coğrafi bakımdan en yaygın mineral olup hemen hemen her bakır cevher yatağında bulunur. Pirinç sarısı renkte, metalik görünüşte ve yeşilimsi siyah çizgiler halinde kitle şeklinde bulunur. Kalkopiritin, bornit, demirli kuprit ve pirit ile birlikte diğer sekonder bakır minerallerinin orijinal yapısını oluşturduğu kabul edilmektedir. Mineralin teorik yapısında %34,6 Cu olmakla birlikte cevherdeki Cu miktarı %0,5 ve daha aşağıya düşebilmektedir. Halen Kanada’da %0,06 tenörlü 3x109 ton rezervli bir bakır madeninin ekonomik olarak çalıştırılması için çalışmalar yapılmaktadır. Doğal olarak, cevherde bulunan diğer metaller de kıymetlendirilmek suretiyle bu çalışma ekonomik olabilmektedir.
Malahit Kimyasal formülü CuCO3•Cu(OH)2. En çok rastlanılan bakır oksit mineralidir. Büyük kitleler halinde bulunduğunda sadece cevher olarak değil, aynı zamanda yarı mücevher olarak kuyumculukta, süs eşyası imalinde de kullanılmaktadır. Güzel yeşil bir rengi vardır.
Azurit Kimyasal formülü 2CuCO3•Cu(OH)2. Bazik bir bakır karbonat olup malahit kadar fazla bulunmaz. Kendine has lacivert renginden dolayı bu anlama gelen azurit adı verilmiştir.
Bakır İşlemeciliğiBakır ve bakır işlemeciliği insanlık tarihi kadar eskiye dayanmaktadır. Bakır eşya, bakır ve çinkonun karışımından elde edilen maddeden işlenir. Gaziantep bakır işlemesinin özelliği tek parça olmasıdır. Diğer yörelerde üretilen bakır eşyalar parçalar halinde işlenir. Ev, mutfak ve süs eşyası olarak kullanımı yaygındır.
Bakır NedirBakır insanlık tarihinde ilk defa Neolitik çağda (İÖ. 8000) kullanılmıştır. Tarih boyunca insanlar, bakırı günlük yaşamlarında süs eşyası, silah ve el sanatlarında kullanmış olup, uygarlık ilerledikçe bakıra olan ihtiyaç daha da artmıştır. Günümüzde dünya tüketimi yıllık 13 milyon tonun üzerine çıkan bakır; demir ve alüminyumla birlikte en çok kullanılan metallerden biridir. Bugün dünyada üretilen bakırın önemli bir bölümü elektrik sanayisinde daha düşük oranda da inşaat, ulaşım, makine ve teçhizatında kullanılmaktadır. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bakırın yerine kullanılabilecek bir çok madde (alüminyum, plastik, fiber optik gibi malzemeler) ikame etse bile, bakıra duyulan ihtiyaç ve talepte hiçbir azalma olmamış, bilakis devamlı artma görülmüştür.
Endüstride bakırın vazgeçilmez olmasının nedeni, çok çeşitli özelliklere sahip olmasıdır. Bakırın en önemli özellikleri arasında yüksek elektrik ve ısı iletkenliği, aşınmaya karşı direnci, çekilebilme, dövülebilme özelliği ve antikorozid özelliği sayılabilir. Ayrıca alaşımları çok çeşitli olup, endüstride değişik amaçlı kullanılmaktadır.
Sonuçta, ekonomik gelişmelere bağlı olarak hayat standardının sürekli yükseldiği günümüz dünyasında bakıra olan talebin devamlı olarak artacağı, bazı kullanım alanlarında ikame malzeme bulunsa bile bakırın güncelliğini daima muhafaza edeceği gerçeği anlaşılmış bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına yıllık bakır tüketimi 10 kg iken Türkiye’de bu miktar 3 kg’dır. Metal içerikli bakır rezervi dünyada 550.000.000 ton, Türkiye’de ise yaklaşık 1.700.000 ton olarak tesbit edilmiştir. Türkiye’nin yıllık bakır tüketimi 200.000 ton civarındadır. Bakır üretimimiz tüketimimizin ancak %20’ni karşılayabilmektedir. Yıllık blister bakır üretimimiz yaklaşık 35 bin ton civarındadır. Blister bakır üreten izabe tesislerimizin kurulu kapasitesi (38760 ton/yıl) ihtiyacın çok altındadır. Bu bakımdan blister bakır üretim kapasitesini arttırmaya yönelik genişletme-yenileme veya yeni yatırımlar teşvik edilmelidir. Ayrıca yurt içi kaynak yetersizliğine çözüm için işletmeye hazır Siirt-Madenköy ve Artvin-Cerattepe yatakları en kısa zamanda üretime alınmalıdır.
Dünyada bilinen bakır rezervlerinin 60 yıl kadar talebi karşılayacak durumda olduğu bilinmektedir. Dünya bakır üretiminin %75’i birincil kaynaklardan (bakır cevherlerinden) ve %25’i ise ikincil kaynaklardan (hurda, toz ve atık maddelerden) sağlanmaktadır. Birincil kaynak dünya bakır rezervlerinin her yıl %1,2 ‘si tüketilirken, Türkiye’de bu oranın %4,4 olduğu görülmektedir. Bu da Türkiye bakır rezervlerinin 21. yüzyılın ilk çeyreğinde tükeneceğini göstermektedir.
BAKIR YATAKLARI İşletilebilen önemli bakır yataklarını sedimanter tip bakır yatakları, porfiri tip bakır yatakları ve masif sülfit yataklar olmak üzere 3 ana gruba ayırabiliriz. Dünya bakır üretiminin % 60’ı porfiri, % 25’i sedimanter % 15’i volkanik masif sülfid ve diğer yataklardan elde edilmektedir.
TÜRKİYE BAKIR KUŞAKLARIAlp orojenez kuşağında yer alan Türkiye’de etüd edilen 650 bakır zuhuru 4 ana metalojenik provens içerisinde görülür
1. Makedonya-Balkanlardan gelerek Istranca’dan sonra Karadenizden geçerek Sinop yakınlarından itibaren Doğu Karadeniz boyunca devam eden Kafkaslar ve İran üzerinden Himalayalara doğru uzanan kuşaktır. Bu kuşakta porfiri bakır yatakları ve Kuroko tipi masif sülfid yatakları yaygındır. Bu kuşak üzerinde Dereköy-Kırklareli, Bakırçay (Merzifon), Güzelyayla, Maçka, Ulutaş-İspir ve Ballıca-Yusufeli-(Artvin) porfiri bakır yatakları bulunmaktadır. Bunların ortalama bakır tenörleri Balkanlardaki porfiri bakır yataklarına göre düşüktür. Ayrıca Espiye-Lahanos, Çayeli, Kutlular, Murgul ve Cerattepe volkanik masif sülfid yatakları bu kuşak üzerinde bulunmaktadır.
2. Kıbrıs üzerinden gelerek İskenderun – Hakkari arasında devam eden ve daha sonra İran’a geçen Güneydoğu Anadolu Ofiyolit Kuşağı içerisinde ise Kıbrıs tipi bakır yatakları bulunmaktadır. Ergani bakır ve Siirt-Madenköy bakır yatakları bu kuşağın önemli cevherleşmeleridir.
3. Üçüncü metalojenik provens ise yine Kıbrıs tipi yatakların yer aldığı Batı Karadeniz Bölgesindeki Küre Bakır yatağıdır.
4. Asitik plütonizmaya bağlı hidrotermal damar ve kontakmetasomatik bakır-kurşun-çinko yataklarının bulunduğu Kuzeybatı Anadolu Bölgesi ise dördüncü metalojenik provensi oluşturur.
Dünya bakır tüketiminin büyük bir bölümünü karşılayan porfiri bakır yataklarını içerisinde barındıran kalkalkalen asidik magmatik kayaçlar ülkemizde yaygın olarak mostra vermektedir. Ancak Türkiye’de şu ana kadar belirlenen porfiri bakır yataklarının günümüz koşullarında işletilebilecek rezerv ve tenöre sahip olmadıkları görülmektedir. Kırklareli – Dereköy porfiri bakır yatagı ülkemizdeki fizibilite çalışmaları tamamlanmış bu tipteki tek yataktır.
Birinci metalojenik kuşak üzerinde gerek MTA Genel Müdürlüğü gerekse özel sektör tarafından porfiri bakıra yönelik bir çok çalışma yapılmıştır. İki ve dördüncü bakır kuşağı olarak tanımlanan Dogu Toros ve Batı Anadolu’da porfiri bakır yataklarını barındıracak kayaçlar yaygın olarak mostra vermektedir. Son yıllarda MTA Genel Müdürlüğü ve özel sektörün çalışmaları ile bu sahalarda porfiri ve benzeri bakır oluşumları belirlenmiştir. Güneydoğu Anadolu’da son 20 yılda terör olayları sebebi ile madenciliğe yönelik çalışmaların azlığı dikkat çekmektedir. Dünya bakır üretiminde ikinci büyük paya sahip olan sedimanter bakır yataklarına ülkemizden örnek gösterilebilecek potansiyel alanlar ise Çorum-Çankırı illerindeki zuhurlar ile Hazro (Diyarbakır) zuhurdur.
Bakırın önemi, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:
Dünya’nın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi,
Elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması, ve
Endüstriyel önemi yüksek, pirinç, bronz gibi alaşımlar yapması.
Bakır maden yatakları
Şu şekilde sınıflandırılmaktadır:
Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50 si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada’da rastlanmaktadır.
Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade orta Afrika’da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17 si bu yataklardan sağlanır.
Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya’nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.
Bakır mineralleri Bakır endüstriyel öneme sahip pek çok mineralin önemli bir bileşenidir. Dünya bakır üretiminde kullanılan minerallerin yaklaşık %50 sini kalkozit (İng. chalcocite) (Cu2S), %25'ini kalkopirit (İng. chalcopyrite) (CuFeS2), %3'ünü enargit (İng. enargite) (Cu3AsS4), %1'ini diğer sülfür mineralleri, %6-7 sini nabit (doğal) bakır ve %15'ini de oksit mineralleri oluşturur.
Kalkopirit Kimyasal formülü CuFeS2 dir. (Açık yazılımı: Cu2S•Fe2S3). Coğrafi bakımdan en yaygın mineral olup hemen hemen her bakır cevher yatağında bulunur. Pirinç sarısı renkte, metalik görünüşte ve yeşilimsi siyah çizgiler halinde kitle şeklinde bulunur. Kalkopiritin, bornit, demirli kuprit ve pirit ile birlikte diğer sekonder bakır minerallerinin orijinal yapısını oluşturduğu kabul edilmektedir. Mineralin teorik yapısında %34,6 Cu olmakla birlikte cevherdeki Cu miktarı %0,5 ve daha aşağıya düşebilmektedir. Halen Kanada’da %0,06 tenörlü 3x109 ton rezervli bir bakır madeninin ekonomik olarak çalıştırılması için çalışmalar yapılmaktadır. Doğal olarak, cevherde bulunan diğer metaller de kıymetlendirilmek suretiyle bu çalışma ekonomik olabilmektedir.
Malahit Kimyasal formülü CuCO3•Cu(OH)2. En çok rastlanılan bakır oksit mineralidir. Büyük kitleler halinde bulunduğunda sadece cevher olarak değil, aynı zamanda yarı mücevher olarak kuyumculukta, süs eşyası imalinde de kullanılmaktadır. Güzel yeşil bir rengi vardır.
Azurit Kimyasal formülü 2CuCO3•Cu(OH)2. Bazik bir bakır karbonat olup malahit kadar fazla bulunmaz. Kendine has lacivert renginden dolayı bu anlama gelen azurit adı verilmiştir.
Bakır İşlemeciliğiBakır ve bakır işlemeciliği insanlık tarihi kadar eskiye dayanmaktadır. Bakır eşya, bakır ve çinkonun karışımından elde edilen maddeden işlenir. Gaziantep bakır işlemesinin özelliği tek parça olmasıdır. Diğer yörelerde üretilen bakır eşyalar parçalar halinde işlenir. Ev, mutfak ve süs eşyası olarak kullanımı yaygındır.
Bakır NedirBakır insanlık tarihinde ilk defa Neolitik çağda (İÖ. 8000) kullanılmıştır. Tarih boyunca insanlar, bakırı günlük yaşamlarında süs eşyası, silah ve el sanatlarında kullanmış olup, uygarlık ilerledikçe bakıra olan ihtiyaç daha da artmıştır. Günümüzde dünya tüketimi yıllık 13 milyon tonun üzerine çıkan bakır; demir ve alüminyumla birlikte en çok kullanılan metallerden biridir. Bugün dünyada üretilen bakırın önemli bir bölümü elektrik sanayisinde daha düşük oranda da inşaat, ulaşım, makine ve teçhizatında kullanılmaktadır. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bakırın yerine kullanılabilecek bir çok madde (alüminyum, plastik, fiber optik gibi malzemeler) ikame etse bile, bakıra duyulan ihtiyaç ve talepte hiçbir azalma olmamış, bilakis devamlı artma görülmüştür.
Endüstride bakırın vazgeçilmez olmasının nedeni, çok çeşitli özelliklere sahip olmasıdır. Bakırın en önemli özellikleri arasında yüksek elektrik ve ısı iletkenliği, aşınmaya karşı direnci, çekilebilme, dövülebilme özelliği ve antikorozid özelliği sayılabilir. Ayrıca alaşımları çok çeşitli olup, endüstride değişik amaçlı kullanılmaktadır.
Sonuçta, ekonomik gelişmelere bağlı olarak hayat standardının sürekli yükseldiği günümüz dünyasında bakıra olan talebin devamlı olarak artacağı, bazı kullanım alanlarında ikame malzeme bulunsa bile bakırın güncelliğini daima muhafaza edeceği gerçeği anlaşılmış bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına yıllık bakır tüketimi 10 kg iken Türkiye’de bu miktar 3 kg’dır. Metal içerikli bakır rezervi dünyada 550.000.000 ton, Türkiye’de ise yaklaşık 1.700.000 ton olarak tesbit edilmiştir. Türkiye’nin yıllık bakır tüketimi 200.000 ton civarındadır. Bakır üretimimiz tüketimimizin ancak %20’ni karşılayabilmektedir. Yıllık blister bakır üretimimiz yaklaşık 35 bin ton civarındadır. Blister bakır üreten izabe tesislerimizin kurulu kapasitesi (38760 ton/yıl) ihtiyacın çok altındadır. Bu bakımdan blister bakır üretim kapasitesini arttırmaya yönelik genişletme-yenileme veya yeni yatırımlar teşvik edilmelidir. Ayrıca yurt içi kaynak yetersizliğine çözüm için işletmeye hazır Siirt-Madenköy ve Artvin-Cerattepe yatakları en kısa zamanda üretime alınmalıdır.
Dünyada bilinen bakır rezervlerinin 60 yıl kadar talebi karşılayacak durumda olduğu bilinmektedir. Dünya bakır üretiminin %75’i birincil kaynaklardan (bakır cevherlerinden) ve %25’i ise ikincil kaynaklardan (hurda, toz ve atık maddelerden) sağlanmaktadır. Birincil kaynak dünya bakır rezervlerinin her yıl %1,2 ‘si tüketilirken, Türkiye’de bu oranın %4,4 olduğu görülmektedir. Bu da Türkiye bakır rezervlerinin 21. yüzyılın ilk çeyreğinde tükeneceğini göstermektedir.
BAKIR YATAKLARI İşletilebilen önemli bakır yataklarını sedimanter tip bakır yatakları, porfiri tip bakır yatakları ve masif sülfit yataklar olmak üzere 3 ana gruba ayırabiliriz. Dünya bakır üretiminin % 60’ı porfiri, % 25’i sedimanter % 15’i volkanik masif sülfid ve diğer yataklardan elde edilmektedir.
TÜRKİYE BAKIR KUŞAKLARIAlp orojenez kuşağında yer alan Türkiye’de etüd edilen 650 bakır zuhuru 4 ana metalojenik provens içerisinde görülür
1. Makedonya-Balkanlardan gelerek Istranca’dan sonra Karadenizden geçerek Sinop yakınlarından itibaren Doğu Karadeniz boyunca devam eden Kafkaslar ve İran üzerinden Himalayalara doğru uzanan kuşaktır. Bu kuşakta porfiri bakır yatakları ve Kuroko tipi masif sülfid yatakları yaygındır. Bu kuşak üzerinde Dereköy-Kırklareli, Bakırçay (Merzifon), Güzelyayla, Maçka, Ulutaş-İspir ve Ballıca-Yusufeli-(Artvin) porfiri bakır yatakları bulunmaktadır. Bunların ortalama bakır tenörleri Balkanlardaki porfiri bakır yataklarına göre düşüktür. Ayrıca Espiye-Lahanos, Çayeli, Kutlular, Murgul ve Cerattepe volkanik masif sülfid yatakları bu kuşak üzerinde bulunmaktadır.
2. Kıbrıs üzerinden gelerek İskenderun – Hakkari arasında devam eden ve daha sonra İran’a geçen Güneydoğu Anadolu Ofiyolit Kuşağı içerisinde ise Kıbrıs tipi bakır yatakları bulunmaktadır. Ergani bakır ve Siirt-Madenköy bakır yatakları bu kuşağın önemli cevherleşmeleridir.
3. Üçüncü metalojenik provens ise yine Kıbrıs tipi yatakların yer aldığı Batı Karadeniz Bölgesindeki Küre Bakır yatağıdır.
4. Asitik plütonizmaya bağlı hidrotermal damar ve kontakmetasomatik bakır-kurşun-çinko yataklarının bulunduğu Kuzeybatı Anadolu Bölgesi ise dördüncü metalojenik provensi oluşturur.
Dünya bakır tüketiminin büyük bir bölümünü karşılayan porfiri bakır yataklarını içerisinde barındıran kalkalkalen asidik magmatik kayaçlar ülkemizde yaygın olarak mostra vermektedir. Ancak Türkiye’de şu ana kadar belirlenen porfiri bakır yataklarının günümüz koşullarında işletilebilecek rezerv ve tenöre sahip olmadıkları görülmektedir. Kırklareli – Dereköy porfiri bakır yatagı ülkemizdeki fizibilite çalışmaları tamamlanmış bu tipteki tek yataktır.
Birinci metalojenik kuşak üzerinde gerek MTA Genel Müdürlüğü gerekse özel sektör tarafından porfiri bakıra yönelik bir çok çalışma yapılmıştır. İki ve dördüncü bakır kuşağı olarak tanımlanan Dogu Toros ve Batı Anadolu’da porfiri bakır yataklarını barındıracak kayaçlar yaygın olarak mostra vermektedir. Son yıllarda MTA Genel Müdürlüğü ve özel sektörün çalışmaları ile bu sahalarda porfiri ve benzeri bakır oluşumları belirlenmiştir. Güneydoğu Anadolu’da son 20 yılda terör olayları sebebi ile madenciliğe yönelik çalışmaların azlığı dikkat çekmektedir. Dünya bakır üretiminde ikinci büyük paya sahip olan sedimanter bakır yataklarına ülkemizden örnek gösterilebilecek potansiyel alanlar ise Çorum-Çankırı illerindeki zuhurlar ile Hazro (Diyarbakır) zuhurdur.
Ayı yağı
Ayı Yağı Kullanımı ve Faydaları
Ayı yağı Osmanlı döneminde halkın tedavi amacıyla sık başvurduğu maddelerden biridir. Ayının dokularından elde edilen katı yağ, kırık-çıkık ve burkulmalarda dışarıdan kullanılırken, bronşit tedavisi için ağızdan alınıyordu.
Öte yandan, ayı yağı, 10. yüzyılda İngiltere’de boyun iltihaplanmasına, 13. yüzyılda Fransa’da ise gut hastalığına karşı kullanılıyordu. Devenin hörgüçlerinden alınan yağ da ağrı, sızı ve burkulmalarda yumuşatıcı olarak hasta bölgeye uygulanıyordu. Bu uygulamada, hasta bölge sabunlu ılık su ile banyo yapıldıktan ve bu yağla yağlandıktan sonra sarılıyordu. sifalibitkileriniz Diğer kullanımda ise ağrıyan yere deve yağı ile masaj yapılıyordu.
Sedef hastalığında cilde sürmek sureti ile kullanılır. Saç dökülmesinde başa sürülür. Mafsal ağrıları siyatik romatizma ve sırt ağrılarında ayı yağı ile devamlı ovulursa şifalı olur.
Ayı yağı saç çıkartır: Ayı yağı androgenetik kellik sebebi ile büzüşen kıl köklerini genişleterek ve uzatarak etki gösterir. Saç tellerinin büyüme fazını uzatarak, belli bir uzunluğa ulaşmadan dökülmemelerini de sağlamaktadır. Ayı yağı kullanımının fayda göstermeye başlaması için ilacın en az 4 ay kullanması gerekir. Tedavinin nihai sonuçlarıysa Ayı yağı’nın aralıksız uygulanması şartı ile, bir seneden önce ortaya çıkmaz. Ayı yağı saç dökülmesi sorunu yaşanan bölgede saç derisine günde iki kez 5 damla şeklinde uygulanması gereken topikal %doğal bir ilaçtır.
Modern Tıptaki Yeri: Ayı yağının yumuşatıcı Özelliği modern tıpta da onaylanır.
Uyarı: Ayı yağı ve faydaları hakkında yapılan araştırma neticesinde sağlığımızı korumak amacıyla hekimlerin görüş ve önerileri olmaksızın kullanılmamalıdır.
Ayı yağı Osmanlı döneminde halkın tedavi amacıyla sık başvurduğu maddelerden biridir. Ayının dokularından elde edilen katı yağ, kırık-çıkık ve burkulmalarda dışarıdan kullanılırken, bronşit tedavisi için ağızdan alınıyordu.
Öte yandan, ayı yağı, 10. yüzyılda İngiltere’de boyun iltihaplanmasına, 13. yüzyılda Fransa’da ise gut hastalığına karşı kullanılıyordu. Devenin hörgüçlerinden alınan yağ da ağrı, sızı ve burkulmalarda yumuşatıcı olarak hasta bölgeye uygulanıyordu. Bu uygulamada, hasta bölge sabunlu ılık su ile banyo yapıldıktan ve bu yağla yağlandıktan sonra sarılıyordu. sifalibitkileriniz Diğer kullanımda ise ağrıyan yere deve yağı ile masaj yapılıyordu.
Sedef hastalığında cilde sürmek sureti ile kullanılır. Saç dökülmesinde başa sürülür. Mafsal ağrıları siyatik romatizma ve sırt ağrılarında ayı yağı ile devamlı ovulursa şifalı olur.
Ayı yağı saç çıkartır: Ayı yağı androgenetik kellik sebebi ile büzüşen kıl köklerini genişleterek ve uzatarak etki gösterir. Saç tellerinin büyüme fazını uzatarak, belli bir uzunluğa ulaşmadan dökülmemelerini de sağlamaktadır. Ayı yağı kullanımının fayda göstermeye başlaması için ilacın en az 4 ay kullanması gerekir. Tedavinin nihai sonuçlarıysa Ayı yağı’nın aralıksız uygulanması şartı ile, bir seneden önce ortaya çıkmaz. Ayı yağı saç dökülmesi sorunu yaşanan bölgede saç derisine günde iki kez 5 damla şeklinde uygulanması gereken topikal %doğal bir ilaçtır.
Modern Tıptaki Yeri: Ayı yağının yumuşatıcı Özelliği modern tıpta da onaylanır.
Uyarı: Ayı yağı ve faydaları hakkında yapılan araştırma neticesinde sağlığımızı korumak amacıyla hekimlerin görüş ve önerileri olmaksızın kullanılmamalıdır.
Arpa
Arpa (Hordeum vulgare)
Bahsedilmeye Değer!FDA’nın artık, arpa ürünlerinin üstüne, “kalp rahatsızlığı riskini düşürebilir” yazan bir etiket yapıştırılmasına izin verdiğini bilivor muydunuz?
Hikâyesi Nedir?Arpa, Poaceae isimli ot familyasmdandır. Dünya çapında yetişen elliden fazla türü vardır. Çiftlik hayvanlarını beslemekte kullanılan başlıca tahıl türlerinden biridir ve bazı yiyeceklerin içinde olmak üzere sadece küçük bir bölümü msan tüketiminde kullanılır. Arpa tohumunun yenmeyen kabuğunun ayrılması için öncelikle terbiye edilmesi gerekir.
Arpanın TarihiArpanın gerçek kökem ham bilinmiyor ama birçok araştırmacı in veya Etiyopya’da ortaya çıktığına inanıyor. Arkeologlar, arpanın, Mısırlılar tarafından 10.000 yıl kadar önce Fertile Crescent’de yetiştirilen ilk tahıl türlerinden biri olduğunu keşfettiler. Christopher Colombus arpayı, ispanya’dan Kuzey Amerika’ya 1493 5de getirdi.
Arpa Nerede Yetişir?En büyük arpa üreticileri Rusya, Almanya, Ukrayna, Fransa, Kanada, Türkiye, Avustralya ve Birleşik Devletlerdir. Birleşik Devletlerin arpa üretiminin çoğunu Kuzey Dakota sağlar.
Neden Arpa Yemeliyim?Arpa, çözünebilen ve çözünemeyen lif açısından iyi bir kaynaktır. Kolesterolü düşüren ve bağışıklık sistemi fonksiyonlarına yardımcı olan beta glucanlar, çözünebilen lif bölümünde yer alır. Aslında, arpa, diğer tahıl türleriyle karşılaştırıldığında, beta glucan açısından en zengin kaynaktır. Ayrıca B vitaminleri, demir, magnezyum, çinko, fosfor, bakır içerir ve kan şekerini doğru seviyede tutmada önemli etkisi olan krom açısından da en zengin kaynaklardan biridir, insan vücudundaki hücreleri hasardan koruyan selenyum, kuersetin ve fenol asidi açısından iyi bir kaynaktır ve ayrıca, kanser ile kalp rahatsızlığı riskini düşürmeye yardımcı olan tocol ve tocotrienol yağlarını yoğun bir şekilde içerir.
Doğal İlaçlarArpa, yüzyıllardır çeşitli doğal ilaç tariflerinde kullanılmıştır. Birçok şifa, tahılın suda bir saat kaynatılması yoluyla bir tür içecek hazırlanmasına dayanır. Mide bozulması durumunda veya ülseri yatıştırmak için sıvıyı sek olarak için. Diyare (ishal) için limon suyuna karıştırın. Eşit ölçülerde arpa, zerdeçal ve yoğurttan lapa yapmak da yaygın bir tariftir. Bu karışım, vücudunuzdaki güneş yanığı olan bölgelere sürülebilir. Aynı karışımın, yarım bardak ayran ve yarım misket limonunun suyu katılmış hali, mesane veya böbrek enfeksiyonu semptomlarına iyi gelebilir.
Tam Bir Hayat Kurtaran!
Kontipasyon (Kabızlık) Ve Kolon Kanseri: Fareler üstünde yapılan iki deney, çok farklı hastalıkları tedavi etmede umut vadeden sonuçlar verdi. Birinde, kabız fareler arpayla beslendi, bu bağırsak hareketlerini arttırdı. Diğerinde, kolon kanserli fareler çeşitli yüksek lif diyetlerine tabı tutuldular. Arpayla beslenen gruptakilerin, diğer gruplardakilerden, belirgin oranda daha az tümöre sahip oldu&u sörüldü.
Kalp Rahatsızlığı: Arpanın içindeki, yulaf ve mantarlarda da bulunan, beta glucan maddesi, kalp rahatsızlığı riskini düşürmede etkilidir.
Diyabet: Küçük çapta bir insan deneyi, deneklerin diyetine arpa eklendiğinde, kan şekerini düzenlemede ve ensülin üretimini düzeltmede umut vadeden sonuçlar olduğunu gösterdi.
Aman Dikkat!Arpada glüten az olmasına rağmen hiç yok değildir bu yüzden ölyak hastalığı olanlar arpayı, buğday yerine kullanmamalıdır.
Arpa ISe ilgili ipuçları
Seçim Ve Saklama:1 Katkısız arpa, kabuğu soyulmuş (“kabuksuz arpa” olarak da bi~ İmir), yuvarlanmış, kırılmış, ince parçalanmış ve un halinde satılır. Tahılın filizlenmiş halinden elde edilen doğal bir tatlandırıcı olan çimlendirilmiş arpa, sıvı veya toz halinde satılır.Arpayı, ticaret hacmi yüksek marketlerden aldığınıza emin olun.Eğer tazeliğinden emin değilseniz, kanıt için paketin nem veya ıslaklığını kontrol edin.
Arpa. fermuarlı plastik poşette veya sıkı kapanan bir kapta, serin ve kuru bir yerde muhafaza edilmelidir.
Hazırlama Ve Servis Önerileri:Temizlemek için, arpayı pişirmeden önce suyla hafifçe yıkayın.
Bir tarifteki buğday ununun yüzde yirmi beş yüzde ellisi yerine arpa unu koyun.
Sıcak arpa gevreği yapmak için kırılmış arpaya sıcak su ekleyin.
Pişirilmiş arpayı çorbalara, güveçlere ve salatalara ekleyin.
Arpa unu eklemek, diyetinizdeki çözünebilir lif oranım arttırır.
Arpa gevrekleri, rnüsîi, kurabiye, karışık tahıl gevrekleri ve pideye konacak kolay bir ek yiyecektir.
Bahsedilmeye Değer!FDA’nın artık, arpa ürünlerinin üstüne, “kalp rahatsızlığı riskini düşürebilir” yazan bir etiket yapıştırılmasına izin verdiğini bilivor muydunuz?
Hikâyesi Nedir?Arpa, Poaceae isimli ot familyasmdandır. Dünya çapında yetişen elliden fazla türü vardır. Çiftlik hayvanlarını beslemekte kullanılan başlıca tahıl türlerinden biridir ve bazı yiyeceklerin içinde olmak üzere sadece küçük bir bölümü msan tüketiminde kullanılır. Arpa tohumunun yenmeyen kabuğunun ayrılması için öncelikle terbiye edilmesi gerekir.
Arpanın TarihiArpanın gerçek kökem ham bilinmiyor ama birçok araştırmacı in veya Etiyopya’da ortaya çıktığına inanıyor. Arkeologlar, arpanın, Mısırlılar tarafından 10.000 yıl kadar önce Fertile Crescent’de yetiştirilen ilk tahıl türlerinden biri olduğunu keşfettiler. Christopher Colombus arpayı, ispanya’dan Kuzey Amerika’ya 1493 5de getirdi.
Arpa Nerede Yetişir?En büyük arpa üreticileri Rusya, Almanya, Ukrayna, Fransa, Kanada, Türkiye, Avustralya ve Birleşik Devletlerdir. Birleşik Devletlerin arpa üretiminin çoğunu Kuzey Dakota sağlar.
Neden Arpa Yemeliyim?Arpa, çözünebilen ve çözünemeyen lif açısından iyi bir kaynaktır. Kolesterolü düşüren ve bağışıklık sistemi fonksiyonlarına yardımcı olan beta glucanlar, çözünebilen lif bölümünde yer alır. Aslında, arpa, diğer tahıl türleriyle karşılaştırıldığında, beta glucan açısından en zengin kaynaktır. Ayrıca B vitaminleri, demir, magnezyum, çinko, fosfor, bakır içerir ve kan şekerini doğru seviyede tutmada önemli etkisi olan krom açısından da en zengin kaynaklardan biridir, insan vücudundaki hücreleri hasardan koruyan selenyum, kuersetin ve fenol asidi açısından iyi bir kaynaktır ve ayrıca, kanser ile kalp rahatsızlığı riskini düşürmeye yardımcı olan tocol ve tocotrienol yağlarını yoğun bir şekilde içerir.
Doğal İlaçlarArpa, yüzyıllardır çeşitli doğal ilaç tariflerinde kullanılmıştır. Birçok şifa, tahılın suda bir saat kaynatılması yoluyla bir tür içecek hazırlanmasına dayanır. Mide bozulması durumunda veya ülseri yatıştırmak için sıvıyı sek olarak için. Diyare (ishal) için limon suyuna karıştırın. Eşit ölçülerde arpa, zerdeçal ve yoğurttan lapa yapmak da yaygın bir tariftir. Bu karışım, vücudunuzdaki güneş yanığı olan bölgelere sürülebilir. Aynı karışımın, yarım bardak ayran ve yarım misket limonunun suyu katılmış hali, mesane veya böbrek enfeksiyonu semptomlarına iyi gelebilir.
Tam Bir Hayat Kurtaran!
Kontipasyon (Kabızlık) Ve Kolon Kanseri: Fareler üstünde yapılan iki deney, çok farklı hastalıkları tedavi etmede umut vadeden sonuçlar verdi. Birinde, kabız fareler arpayla beslendi, bu bağırsak hareketlerini arttırdı. Diğerinde, kolon kanserli fareler çeşitli yüksek lif diyetlerine tabı tutuldular. Arpayla beslenen gruptakilerin, diğer gruplardakilerden, belirgin oranda daha az tümöre sahip oldu&u sörüldü.
Kalp Rahatsızlığı: Arpanın içindeki, yulaf ve mantarlarda da bulunan, beta glucan maddesi, kalp rahatsızlığı riskini düşürmede etkilidir.
Diyabet: Küçük çapta bir insan deneyi, deneklerin diyetine arpa eklendiğinde, kan şekerini düzenlemede ve ensülin üretimini düzeltmede umut vadeden sonuçlar olduğunu gösterdi.
Aman Dikkat!Arpada glüten az olmasına rağmen hiç yok değildir bu yüzden ölyak hastalığı olanlar arpayı, buğday yerine kullanmamalıdır.
Arpa ISe ilgili ipuçları
Seçim Ve Saklama:1 Katkısız arpa, kabuğu soyulmuş (“kabuksuz arpa” olarak da bi~ İmir), yuvarlanmış, kırılmış, ince parçalanmış ve un halinde satılır. Tahılın filizlenmiş halinden elde edilen doğal bir tatlandırıcı olan çimlendirilmiş arpa, sıvı veya toz halinde satılır.Arpayı, ticaret hacmi yüksek marketlerden aldığınıza emin olun.Eğer tazeliğinden emin değilseniz, kanıt için paketin nem veya ıslaklığını kontrol edin.
Arpa. fermuarlı plastik poşette veya sıkı kapanan bir kapta, serin ve kuru bir yerde muhafaza edilmelidir.
Hazırlama Ve Servis Önerileri:Temizlemek için, arpayı pişirmeden önce suyla hafifçe yıkayın.
Bir tarifteki buğday ununun yüzde yirmi beş yüzde ellisi yerine arpa unu koyun.
Sıcak arpa gevreği yapmak için kırılmış arpaya sıcak su ekleyin.
Pişirilmiş arpayı çorbalara, güveçlere ve salatalara ekleyin.
Arpa unu eklemek, diyetinizdeki çözünebilir lif oranım arttırır.
Arpa gevrekleri, rnüsîi, kurabiye, karışık tahıl gevrekleri ve pideye konacak kolay bir ek yiyecektir.
Anason
Anasonun Faydaları Nelerdir?
Midenin güçlenmesini sağlamaya yardımcı olmaktadır. Solunum yolu problemlerine ya da mide hastalıklarına bağlı olarak görülen öksürüğün dindirilmesinde etkilidir. Hazımsızlık, gaz sancısı gibi problemlerde gaz söktürücü ve rahatlatıcı etkisi vardır. Uykusuzluk problemlerinde rahatlatıcı etkisi bulunur. Rahatlatıcı etkisi sayesinde sinirleri de sakinleştirdiği bilinir. Emziren bayanlarda anne sütünü artıran etkisi olduğu bilinmektedir. Kusma ve ishal gibi şikâyetleri hafiflettiği tespit edilmiştir.
Beyin yorgunluğunun giderilerek beynin daha sağlıklı şekilde çalışmasına ve gelişmesine yardımcı olur. Etkili maddeleriyle iyi balgam söktürücü bitkilerdendir. Hıçkırık tutması gibi durumlarda, hıçkırığı kesmek için kullanılır. Gargara olarak kullanılması durumunda nefesi tazeler ve ağız kokularını ortadan kalkar.
Anason Nasıl Kullanılır?Genellikle çay olarak hazırlanır ve bu şekilde kullanılır. Bitki çayı olarak içilebilir ya da gargara yapmak amacıyla kullanılır. Anason bitki çayını taze ve kurutulmuş yapraklarından ya da tohumlardan hazırlayabilirsiniz. Bir kupa anason bitkisi çayı için yarım tatlı kaşığı kuru anason yaprağını kullanmak yeterlidir. Kaynamış suyun içine anasonu ilave ederek ateşi kapatın. Demlenmesi için 10 dakika bekleyin ve ılık olarak tüketin. Eğer çayı kuru tohumlardan yapacaksanız; 1 çay kaşığı tohumu öncelikle havan içinde ezmelisiniz. Ardından suya atarak aynı şekilde demleyebilirsiniz. Uykunun gelmesini tetiklediğinden gün içinde içmek yerine yatmadan önce tüketilmelidir.
Anasonun Yan Etkileri Nelerdir?Anasonun Yan Etkileri Nelerdir?Yan etkilerle ilgili yapılmış bir araştırma ya da bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Genellikle herhangi zararlı bir etkisi görülmemiştir ama doğru miktarlarda tüketmek önemlidir. Aşırıya kaçmak her bitkide olduğu anason bitkisinde de sorunlara neden olabilir. Belirli ciddi hastalıkları olanların, hamile ve emziren kadınların tüketmeden önce doktorlarına danışmaları gereklidir.
Anason Yetiştiriciliği
Anason YetiştiriciliğiBitkinin Anadolu topraklarında yetiştiriciliği yapılır. Özellikle de nem derecesi orta seviyede olan iklimlerde yetiştirilmektedir. Gelişme dönemlerinde rutubetli havaları tercih eder. Böyle havalarda bitki daha hızlı gelişir. Ülkemizde en çok Ege bölgesinde yetiştirilmektedir. Anadolu’nun diğer bölgelerinde çok ciddi miktarlarda olmasa da bölgelerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde üretilmektedir.
Anasonun Tarihçesi
Anasonun TarihçesiAnasonun 4000 yıl öncesine kadar uzanan bir geçmişi vardır. İlk olarak Eski Mısır’da kullanılmaya başlanmıştır. Ardından parfümlere koku vermek amacıyla kullanılmıştır. En eski yazılı belgelerde anason bitkisinin idrar söktürücü etkisi ve sindirim sorunlarında etkili olduğu çözümlerine yer verilmiştir.
Midenin güçlenmesini sağlamaya yardımcı olmaktadır. Solunum yolu problemlerine ya da mide hastalıklarına bağlı olarak görülen öksürüğün dindirilmesinde etkilidir. Hazımsızlık, gaz sancısı gibi problemlerde gaz söktürücü ve rahatlatıcı etkisi vardır. Uykusuzluk problemlerinde rahatlatıcı etkisi bulunur. Rahatlatıcı etkisi sayesinde sinirleri de sakinleştirdiği bilinir. Emziren bayanlarda anne sütünü artıran etkisi olduğu bilinmektedir. Kusma ve ishal gibi şikâyetleri hafiflettiği tespit edilmiştir.
Beyin yorgunluğunun giderilerek beynin daha sağlıklı şekilde çalışmasına ve gelişmesine yardımcı olur. Etkili maddeleriyle iyi balgam söktürücü bitkilerdendir. Hıçkırık tutması gibi durumlarda, hıçkırığı kesmek için kullanılır. Gargara olarak kullanılması durumunda nefesi tazeler ve ağız kokularını ortadan kalkar.
Anason Nasıl Kullanılır?Genellikle çay olarak hazırlanır ve bu şekilde kullanılır. Bitki çayı olarak içilebilir ya da gargara yapmak amacıyla kullanılır. Anason bitki çayını taze ve kurutulmuş yapraklarından ya da tohumlardan hazırlayabilirsiniz. Bir kupa anason bitkisi çayı için yarım tatlı kaşığı kuru anason yaprağını kullanmak yeterlidir. Kaynamış suyun içine anasonu ilave ederek ateşi kapatın. Demlenmesi için 10 dakika bekleyin ve ılık olarak tüketin. Eğer çayı kuru tohumlardan yapacaksanız; 1 çay kaşığı tohumu öncelikle havan içinde ezmelisiniz. Ardından suya atarak aynı şekilde demleyebilirsiniz. Uykunun gelmesini tetiklediğinden gün içinde içmek yerine yatmadan önce tüketilmelidir.
Anasonun Yan Etkileri Nelerdir?Anasonun Yan Etkileri Nelerdir?Yan etkilerle ilgili yapılmış bir araştırma ya da bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Genellikle herhangi zararlı bir etkisi görülmemiştir ama doğru miktarlarda tüketmek önemlidir. Aşırıya kaçmak her bitkide olduğu anason bitkisinde de sorunlara neden olabilir. Belirli ciddi hastalıkları olanların, hamile ve emziren kadınların tüketmeden önce doktorlarına danışmaları gereklidir.
Anason Yetiştiriciliği
Anason YetiştiriciliğiBitkinin Anadolu topraklarında yetiştiriciliği yapılır. Özellikle de nem derecesi orta seviyede olan iklimlerde yetiştirilmektedir. Gelişme dönemlerinde rutubetli havaları tercih eder. Böyle havalarda bitki daha hızlı gelişir. Ülkemizde en çok Ege bölgesinde yetiştirilmektedir. Anadolu’nun diğer bölgelerinde çok ciddi miktarlarda olmasa da bölgelerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde üretilmektedir.
Anasonun Tarihçesi
Anasonun TarihçesiAnasonun 4000 yıl öncesine kadar uzanan bir geçmişi vardır. İlk olarak Eski Mısır’da kullanılmaya başlanmıştır. Ardından parfümlere koku vermek amacıyla kullanılmıştır. En eski yazılı belgelerde anason bitkisinin idrar söktürücü etkisi ve sindirim sorunlarında etkili olduğu çözümlerine yer verilmiştir.
Akköpekotu
Latince Adı:
Marrubium
Diğer İsimleri: Bozot, Köpekayası
Diğer İsimleri: Bozot, Köpekayası
GENEL ÖZELLİKLERİ
Ballıbabagiller familyasındandır. Anayurdu bilinmeyen
Marrubium cinsi köpekotlarının 15 kadar türü vardır. Bunlardan konumuzla ilgili
olan Akköpekotu (M. vulgare) Avrupa, Akdeniz havzası ülkeleri ve Türkiyede
görülmektedir. 60 cm. kadar boylanabilen çokyıllık dayanıklı otsu bitkidir. Dört
köşe kesitli, tüylü ve dallara ayrılan yapılı gövdesi kirli beyaz renktedir.
Gövde ve saplar üzerinde karşılıklı dizilmiş durumdaki kalp biçimli, üzerleri
kırışıkmış gibi görünen yapraklarının kenarları dişli ve yaprak ucu yün gibi
tüylerle örtülü olur. Bu yapraklar meyve gibi kokarlar. Bitkinin küçük beyaz
çiçekleri, ikinci yılının yaz ortasından sonbahar başına kadar yaprak
koltuklarında açar. Olgunlaşan çiçekleri 2 mm. uzunlukta gözyaşı biçimli ve koyu
kahverengi, parlak görünüşlü tohumlar verir. Bol güneşli ve soğuk rüzgarlardan
korunmalı yerleri seven akköpekotu, alkalik ve kuruca toprakları yeğler. Döktüğü
tohumlarıyla çoğalır.
Bedene yararlı etkileri Eski Mısırlılar tarafmdan bilinen ve ünlü hekim Hipokrat tarafından övülen akköpekotu, uzun süreler öksürüğe karşı tek ilaç olarak kullanılmıştı. Bitkinin topraküstü kesimleri marrubin adlı madde ile uçucu yağ, yapışkan bitki sıvısı, tanen ve bolca C vitamini içerir. Bitkinin çiçekleri, balarılarını, bulunduğu bahçelere çekerken, yapraklarının demlendirilmesiyle elde edilen infüzyon, pompalara konularak ağaçlardaki yaprakçık bitine ve tabaklara konularak sineklere karşı yok edici olarak kullanılır. Bazı yerlerde köpekotunun kurutulmuş yaprakları baharat olarak kullanılmaktadır.
Bedene yararlı etkileri Eski Mısırlılar tarafmdan bilinen ve ünlü hekim Hipokrat tarafından övülen akköpekotu, uzun süreler öksürüğe karşı tek ilaç olarak kullanılmıştı. Bitkinin topraküstü kesimleri marrubin adlı madde ile uçucu yağ, yapışkan bitki sıvısı, tanen ve bolca C vitamini içerir. Bitkinin çiçekleri, balarılarını, bulunduğu bahçelere çekerken, yapraklarının demlendirilmesiyle elde edilen infüzyon, pompalara konularak ağaçlardaki yaprakçık bitine ve tabaklara konularak sineklere karşı yok edici olarak kullanılır. Bazı yerlerde köpekotunun kurutulmuş yaprakları baharat olarak kullanılmaktadır.
Etki ve Kullanım:
Akköpekotunun tıbbi etkileri ve bunlardan yararlanma yöntemleri şöyle sıralanabilir:
• Terletici, balgam söktürücü, göğsü yumuşatıcı ve spazm çözücü etkileri vardır. Solunum yollarının mukozasını destekler. Bronş kaslarına gevşeme, ve rahatlık verir. Bütün bu etkileriyle öksürük, bronşit ve boğmaca gibi hastalıkların iyileştirilmesinde yararlı olur.
• Soğuk algınlığı belirtilerinin ilk görülüşünde alınması, nezle ve soğuk algınlığı durumunun kolay atlatılmasmı sağlar.
• Safra salgılarını artırır. Bu etkisiyle iştahsızlığı giderir, sindirimi kolaylaştırır.
• İdrar ve gaz söktürücüdür.
• Kalp yangılarını hafifletir.
• Kurt (solucan) düşürücü etkisi de vardır.
Bu etkileri sağlamak üzere, akköpekotunun yaprakları ve çiçekli sapları yaz ortası ile sonbahar başı arasında, bitki çiçekli iken toplanıp 35 C dereceden sıcak olmayan gölge bir yerde özenle kurutulur. Kurutulmuş çiçek karışımından yarım 1/2-1 yemek kaşığı alınıp 1 bardak kaynar suyun içine konulur. 10-15 dakika demlendirilerek elde edilen infüzyondan günde üç kez birer bardak içilir.
• Akköpekotu aynı zamanda etkili bir yara iyileştiricidir.
Bunun için, 1 tatlı kaşığı doluşu kurumuş yaprak karışımı 1 bardak suda kaynama noktasına kadar ısıtılır. Sonra ateşi kısılarak 10 -15 dakika daha ısıtma sürdürülür. Böylece elde edilen dekoksiyon soğutulup dıştan yaralara uygulanır.
Ahlat (Yabanarmudu)
Ahlat
bitkisinin faydaları nelerdir ?
Ahlat
bitkisi neye iyi gelir, nasıl hazırlanır, nasıl içilir, özellikleri nelerdir,
kürü nedir, ne kadar sürede kullanılmalıdır ? Ahlat bitkisi hakkında sizin için
topladığımız bilgiler aşağıdaki gibidir. Tüm sağlık sorunlarınız için öncelikle
doktorunuza başvurunuz. Alternatif tedavi yöntemleri için doktorunuzdan tavsiye
alınız ve doğal ürünleri bilinçli, doktorunuzun belirttiği şekilde
tüketiniz.
AHLAT
AÇIKLAMA 1
Gülgillerden;
kendi kendine yetişen ve üzerine armut aşılanan bir ağaçtır. Yemişi iyice
olgunlaştıktan sonra yenir.
Faydası:
Meyveleri,
ishal keser. Zehirli hayvan sokmalarında da filizleri dövülüp, konur.
Ahlat
Böyle değil midir atasözlerimizden biri?
Sadece
ahlâtın mı, balın, armudun iyisini de onlar yer. Dağlarda gezinen ayılar hiç aç
kalmasa gerek.Onlar için pek çok yabani meyve var doğada. Sadece ayılar mı,
diğer hayvanlar, börtü böcek de yararlanır bu meyvelerden. Çoğu dikenli, çalı
görünümündeki ağaçlar ilkbaharda çiçeğe bürünür, Aynı aşılı akrabaları gibi.Yine
bir Bodrum anısı geliyor aklıma. Kuş gözlemeye. Milas yolundaki Gölün kıyısına
gittiğinizde bir ahlât ağacı çıkmıştı karşımıza. Ne güzeldi Üzerindeki gelin
saflığındaki çiçekleriyle.
Güvenmediğinden
gelene geçene, Dikenlerini uzatmıştı uzatabildiğince. Bir köylü karıkoca geçti
ben ahlâtın Çiçeklerini koklarken. Merak ediyor, onlar ne diyor ahlâta diye,
sorup 'çöğür' yanıtı alıyorum. O çiçekler bütün diğer meyve ağaçlarında olduğu
gibi Dökülüp yerini meyvelere bırakacaklar. Ahlâtlar da püfür püfür esen yelin
Tadını çıkara çıkara büyüyecek kırlarda. Çobanlarla yürüyüşe gelenlere çerez
olacaklar bir sonbahar günü. Eğer kuştan, böcekten kalırsa, köylü toplayıp
kurutacak ahlâtı. "Yaban armudunun, yani ahlâtın ilk önce Zağros yörelerinden
Kafkasya'ya uzanan alanlarda görüldüğünü, halk arasında da bu tür armudun ahlât
olarak aldığım" söylüyor Dr. Cemşit Bender.
Ahlât
adının ise Yunancadan geldiğini söylüyor Evelyn Kalças. Magrice Messegue armudun
Eski Mısır'da bilinmediğini, Yunanlıların da diğer Avrupa topluluklarından daha
sonra tanıştığını söylüyor armutla. Oysa Homer Odysse'de bahsediyor Armuttan,
ahlâttan. Evliya Çelebi'nin de dikkatini çekmiş ahlât. İstanbul’daki Kavak'ın
(Rumeli Kavağı sanırım) ahlâtının meşhur olduğunu Yazmış İstanbul gözlemlerinde.
Erzurum'da 'yer yer kış elması ve ahlât armudu' olduğunu kaydetmiş, Sofya'yı
anlatırken "aşağı derelerinde kestaneVe ahlât, göğem, muşmula ve övez vardır"
demiş, ama bu işi bir garip bulmuş Evliya. Süleyman Dingil Antalya'yı dolaşırken
tuttuğu notlarda "büyük ovayı geride bırakıp Serinhisar'a yaklaşırken ve geçince
sağ taraf ve soldaki yamaç, Binlerce armut ağacının kapladığı alandır. Yaban
armudu, ahlâtlar, dikenli Çalılar gibi çıkan bu ağaççıklar budanır, aşılanır ve
aşı armutları oluşturulur. İlkbaharda, Nisan-Mayıs aylarında, kilometrelerce
uzanan bu alan, Bembeyaz armut çiçekleriyle her tarafı bize karlı örtü gibi
gösterir" demiş.
Kastamonu
köylerinde ahlâttan tek başına pekmez yapanlar varsa da çoğunluk diğer yabani
meyvelerle karışık olarak yapıyor ahlât pekmezini. Kışa saklanan bu pekmez
sulandırılıp pilav, çörek, etli ekmek gibi yiyeceklerin yanında içiliyor veya
lohusa kadınlara içiriliyor. Geçen ilkbaharda ziyaret ettiğim Kastamonu Günleri
Şenliği'nde (İstanbul’da Fes hane’deydi) bir Kavanoz ahlât pekmezi almıştım.
Kıyamadığım için azar azar yediğim bu Pekmez öyle lezzetliydi ki seneye yeniden
alabilir miyim diye düşünmeden Edemedim. Arzuya göre şekerle karıştırılan
ahlâtlardan hoşaf da yapılmakta. Kimi yerlerde de ahlâttan turşu yapıldığına
dair bilgilere rastlanıyor. Galiba Hepimizin dağlara, kırlara açılıp biraz
doğayı tanımaya ihtiyacı var. Çocukluğumuzda çok iyi bildiğimiz pek çok değeri
unutmuş durumdayız Görüyorsunuz ya, ahlâtın yeri yabana atılır gibi değil, Yaban
armudu olarak bilinmekle birlikte, meyvesi armuttan çok elmaya benzer ahlâtın.
Alıçtan biraz daha büyük, olgunlaştığında kahverengiye dönen, Tatlı bir
meyvedir. Türkiye'nin hemen tüm yörelerinde yetişen ahlât özellikle çocuklar ve
Çobanlar tarafından toplanır, afiyetle yenir. Yenmeyenler ise kurutulduktan
Sonra kışın hoşafa konur genellikle. Kastamonu'nun dağlarında çok miktarda ahlat
olduğunu söyler Nail ve Özdemir Tan, 'Kastamonu'da Doğada Kendiliğinden Yetişen
Bitki ve Meyvelerle Beslenme' başlıklı yazıda. 'İrili ufaklı birçok yabani armut
türü yetişir' derler. Kastamonu'da ahlâttan pekmez ve kavut yapılırmış.
Kavut
köylerde kış akşamları hala sevilerek yenen bir çerez olsa gerek:
- Kavut (Kastamonu)
- 250 gr kuru ahlât (veya armut)
- 100 gr kavrulmuş buğday
- 100 gr kavrulmuş mısır
- 1/2-1 su bardağı pekmez
- Aldığınca su
Ahlâtlar
olgunlaştığında toplanır ve yıkanır. Bıçakla ikiye ayrılıp güneşte kurutulur. Bu
ahlâtlar kavrulmuş buğday ve mısırla birlikte değirmenden geçirilerek un haline
getirilir. Bu una pekmez katılır. Yumuşak bir hamur haline gelecek kadar su
ilave edilip karıştırılır ve Kaşıkla yenir.
AHLAT
AÇIKLAMA 2
Ahlat
hemen her yerde yetişen beyaz ve siyah renkli bir bitkidir. Sıni ve Sicistani
cinsleri bulunur.
Özellikleri
ve Yararları
-
Dikenli bir ağaç olan ahlatın meyvelerinden yararlanı1ır. Kendi kendine
yetişir.
-
Meyveleri kabız yapıcı bir özelliğe sahiptir.
-
Filizleri, dövülürse, zehirli böceklerin sokmaları iyileştirir.
-
Aç karnına yenmesi zararlıdır.
AHLAT
AÇIKLAMA 3
Ahlat
(Piraster, Pirus elaegrifolia, Wild pear-tree, Poirier sauvage, Şaxtôr)
Yaban
armudu da denir. Gülgillerden, yabani olarak yetişen ve üzerine armut aşılanan
bir ağaçtır. Yemişi iyice olgunlaştıktan sonra yenir.
Faydaları
Meyveleri
ishal keser Zehirli hayvan sokmalarında, filizi ezilip yaraya sürülür.
AHLAT
AÇIKLAMA 4
AHLAT
(YABAN ARMUDU)
Arapçası: EI-İccôsu'l-Berrf, Kümmesra-i berri, Ahraz,
cevzer
Latincesi: Pyrscommunis Rosaceae
Yetiştiği
Yer ve Çeşitleri: Hemen her ülkede
ve bölgede yetişir. Beyaz ve siyah olanı vardır. Ayrıca sını (Çin) ve Sicistôni
cinsi vardır.
Kullanılan
maddesi: Meyveleri
Tıbbi
Özellik ve Faydaları: Dikenli bir
ağaçtır.
a)
Kendi kendine yetişir. Meyveleri kurutulup kullanılır ve olunca yenir.
b)
Zehirli haşaratın sokmasında filizleri dövülüp üzerine konur.
c)
Meyveleri ishali keser. Kabızlık yapıcıdır.
d)
Kalbi kuvvetlendirir.
e)
Aç karnına meyvesi yenirse zararlıdır.
AHLAT
AÇIKLAMA 5
YAN
TESİRİ: Kabızlık yapıcıdır. Taze
ham ahlatın yenmesi zararlıdır. Fazla miktarda yenilmesi kalp sıkışması
yapabilir. Aç karna yenmesi durumda kabızlık yapar. Olgun olmayan ahlatları
hayvanlara da yedirmek aynı yan tesiri gösterir.
TELAFİSİ: Aç karnına yenmesi iyi değildir. Tok karına
az miktarda yenir. Tavsiye bölümünde belirtildiği gibi kullanmak yan tesirlerini
giderebilir.
ŞİFASI
1)
İshal: ishal durumunda olgun
(ermiş) ahlat yenir.
2)
Zehirli Hayvan Sokması: Yaprakları
ve filizleri dövülüp sokulan yere bağlanır. (Acele doktora gidilir.)
3)
Kalp Kuvvetlendirici: Meyvesi
yenmeye devam edilir. öğütülmüş ahlat yoğurtla karıştırılıp aç karına az
miktarda yenir. Ahlat, ayva ile beraber hoşaf yapılıp yenmeye devam edilir.
4)
Böbrek Çalıştırıcı: Ahlat tok karna
az yenir yada kurutulup, öğütülmüş ahlat yoğurtla karıştırılıp aç karna az
miktarda yenir.
5)
Hararet Giderici: Ahlat hoşafı,
öğütülmüş ahlatın yoğurtla yenmesi, ahlatla ayvanın beraber hoşafının içilmesi
harareti teskin eder.
Ağıdallı (Zakkum)
Zakkumun
(Folium nerii) kanser tedavisinde kullanımı yeni bir şey değildir. Ecdad bunu
(seratan) hastalığı adıyla bilinen kanserde başarıyla kullanılmış. Cilt
kanserinde aşagıda zikrettiğimiz formül çok etkilidir. Ağrıları, sızıları
geçirir, yaraları iyileştirir, Allah’ın izni ile. Cehennem’in zakkumunu bu az
zehirli zakkum zannedip iyi şifalı bir şeymiş zannına kapılmamak gerekir.
“Bu
(Cennet nimetlerine) konmak mı hayırlı (yoksa cehennem’deki) zakkum ağacı mı?”
(Saffat Suresi 62.Ayet)
İçindekiler:
- C Vitamini
- Tanen
- Glikoz
- Oleandrin
- Reçine
Yan
Etkisi:
Zehirli
bir bitkidir, Sadece haricen kullanılır.
Şifası:
1)
Deri kanseri kremi; 500 gr şalgam
suyu, 50 gr. misvak kabuğu ve içi, şalgam tohumu unu, 50 gr. söğüt kabuk, dal
yaprağı, 150 gr. zakkum yaprak ve çiçeği, 150 gr. zeytinyağı, 50 gr. defne
tohumu yağı, 50 gr. çörek otu yağı = Su uçana kadar kaynatılır Sıkılıp süzülür.
Kalan yağa bir paket pensilin tozu, 50 gr. söğüt dal, kabuk yaprak külü, 50 gr.
balmumu karıştırılıp ısıtılır, krem haline getirilip bir türlü iyi olmak
bilmeyen yaralara, cilt kanserine sürülmeye devam edilir.
2)
Uyuz: Bu krem uyuza ve kaşınan
yerlere sürülürse kısa sürede iyi olur.
3)
Saç bakımı: Bu krem, saçtaki
kaşıntı ve saçkırana sürülürse fayda verir.
4)
İltihap kurutucu: Bu krem,
iltihaplı, pis kokulu yaralara sürülürse şifa verir.
5)
Kulunç ağrıları: Bu krem, kulunç
ağrılarına sürülür, masaj yapılır.
6)
Romatizma: Bu krem, romatizmalı
yerlere sürülüp, masaj yapılır.
Adamotu
İnsan
Gövdesine Benzeyen Adam Otu Bitkisi – Kökü
Adam
otu dolgun kazık kökünün insan gövdesine, kol ve bacaklara benzetilmesi
sebebiyle bu ismi almıştır. Ayrıca Abdüsselam otu, insan otu ve adem otu olarak
da halk arasında kullanılmaktadır. Bitkisel tedavi yöntemlerinde kullanılan çok
yönlü şifalı bit bitkidir. Diğer şifalı bitkilerden ayıran kötü biz özelliği ise
çok faydası olmasının yanı sıra kokusunun kötü olmasıdır.
Adam
otun evde bitkisel olarak kullanılmasının yanı sıra bir çok ilacın yapımında da
kullanılmaktadır. Eczacılıkta önemli bir yere sahip olan bu ot şeklinin adama
benzemesi sebebiyle dikkatleri çeken bir ot haline gelmiştir. Özellikle eski
mısırda büyücüler tarafından da tercih edilmiş bir çok batıl inanca sebebiyet
veren bir ot olmuştur. Musevi inancına göre cennette yetiştiğine
inanılmaktadır.
Adam
Otu Kökünün Faydaları:
- Cinsel isteği artırıcı etkisi vardır.
- Ağrı kesici ve yatıştırıcıdır.
- Göz bebeklerini büyütücü etkiye sahiptir.
- Egzama ve benzeri deri hastalıklarının tedavisinde kullanılır.
- Vücuda direnç sağlayarak halsizlikten kurtarır.
- Kabızlığa karşı oldukça tavsiye edilmektedir.
- Spazm gidericidir.
- Adam otunun sivilcelere faydaları vardır, sivilce tedavisinde kullanılabilir.
Ağrı
Kesici ve Egzamaya Karşı Adam Otu Merhemi;
Merhem
haline getirildikten sonra haricen kullanılabilir. Bu merhemin ağrı kesici
özelliği vardır ve egzamaya karşı çok faydalıdır.
Adam
otu nerelerde yetişir?
Özellikle
ülkemizde Ege ve Akdeniz bölgelerinde yetişmektedir. Antalya çevresinde boş
alanlarda, ekilmemiş tarlalarda ve kaya diplerinde görülmektedir. Adam otu
kendiliğinden yetişebilen ve çok sık rastlanan bir ottur. Bir çok faydasının
yanı sıra zehirli olduğu da bilinmektedir. Bu nedenle sağlıklı bir şekilde
kullanmak istiyorsanız muhakkak bir profesyonele danışarak tüketmeniz
gerekmektedir.
Adamotu
Nasıl Kullanılır?
Kullanımı: Adamotu sonbahar mevsiminde topraktan
çıkarılır ve güneşte kurutulur. Kurutulduktan sonra adam otunun kökü kazınarak
toz haline getirilir. Elde edilen bu toz suyla karıştırıldıktan sonra
tüketildiği gibi merhem olarak sürülerek de kullanılabilir. Ayrıca çayı da
yapılarak tüketilebilir. Ancak belirttiğimiz gibi zehirli olduğundan dolayı
muhakkak doktor tavsiyesi üzerine tüketilmesi gerekmektedir.
Adam
otundan elde edilen toz 20 şer mg olarak gün içinde 3 kere tüketilebilir. Hamile
hanımların kullanması kesinlikle tavsiye edilmemektedir. Güçlü bir ishal
yapıcıdır. Fazla kullanımında öldürücü etkiye bile sahip olabilmektedir.
Adam
Otu Zararları ile ilgili Önemli UYARI!
Zehirli
bir bitki olması sebebiyle çok dikkatli ve uzman kontrolünde kullanılmalıdır.
Kontrolsüz kullanımı sonucu olaşabilecek başlıca zehirlenme belirtileri şu
şekildedir; ağızda kuruluk, huzursuzluk, deride kızarıklık, hayal görme, uykuya
dalma.. Daha ileri aşamalarında ise nefes darlığı ve ölüme varan sonuçlar
görülebilir. Bu yüzden adam otu mutlaka uzmanların gözetiminde kullanılmalıdır.
Etkileri görüldüğünde derhal kullanımı bırakılmalıdır.
Adaçayı Acı Elma Yağı
Adaçayı
Acı Elma Yağı; birden fazla çeşidi
vardır. Adaçayı acı elma yağı bitkinin yapraklarının buharlaşma ısıtılması ile
elde edilir. Adaçayı acı elma yağının içindeki uçucu yağ sineol isimli yağdır.
Tıbbi olarak tedavi edici özelliği vardır. Adaçayı acı elma yağı, antioksidan,
mantar hastalıklarını tedavi edici, antibakteriyel ve sinir sistemi üzerine
etkileri vardır. Ayrıca iltihabı giderir ve ağrıyı keser. İki yaş altı
çocuklarda kullanılmamalıdır. Adaçayı acı elma yağının hamilelerde rahim kasını
harekete geçirerek düşüğe sebep olabilmektedir. Hipertansiyon olan hastalarda
kullanılmamalıdır. Çünkü Adaçayı acı elma yağı tansiyonu daha çok
yükselmektedir. Diabet hastalarında da hipoglisemiye sebep olduğu için
kullanılmamalıdır. Sinir sistemi üzerine olan etkilerinden dolayı da epilepsi
hastalarını etkileyeceği için kullanılması önerilmez. Adaçayı acı elma yağını
kullanırken muhakkak Hindistan cevizi yağı, badem yağı veya su ile seyreltip
öyle kullanmalıyız. Aksi takdirde ciltte tahrişlere sebep olur. Oral kullanımda
günde üç damladan fazlası epilepsi ve kramplar sebep olur.
Adaçayı
Acı Elma Yağının Çeşitleri;
Salvia
Officinalis; Avrupa'da yetişir. Bu
adaçayı çeşidine elde edilen yağın antioksidan, mantar hastalıklarını tedavi
edici özelliği, antibakteriyel, zihin açıcı özelliği, ağrı kesici özelliği ve
sindirim sistemindeki iltihablarını giderici özelliği vardır. Salvia officinalis
Türkiye ' de yetişmemektedir.
Salvia
Triloba; Ülkemizde yetişen
çeşididir. Salvia triloba' nında yapraklarında elde edilen yağ şifa dağıtır.
Salvia
Sclarea; Yatıştırıcı ve
sakinleştirici özelliği vardır. Daha çok cilt için kullanılır.
Salvia
Lavandulifolia; En fazla
kullanıldığı alan hafıza üzerinedir.
Adaçayı
Acı Elma Yağının Faydaları;
Zihni
Canlandırmak; Adaçayı acı elma
yağının güçlü baharat kokusunun zihin açıcı özelliği vardır. Hem zihinsel
yorgunluğu almada hemde stresi azaltmada kullanılır. Oda spreyi olarak
kullanılır ve insanları rahatlatır. Oda spreyi için, altı damla adaçayı yağı,
altı damla misket limonu yağı, sekiz damla tatlı portakal yağı karıştırılır ve
oda spreyi elde edilir.
Gargara
olarak; Bir çay bardağı suya iki,
üç damla damlatarak gargara için kullanılabilir. Diş eti hastalıklarında gargara
olarak kullanılacağı zaman önce nane yağı, karanfil yağı ile seyreltilip öyle
yapılmalıdır.
Cilt
sorunları için; Hassas ciltler için
Hindistan cevizi yağı veya badem yağı ile seyreltilip kullanılır. İki çay kaşığı
Hindistan cevizi yağı ile bir damla adaçayı acı elma yağı karıştırılır ve
kullanılır. Ciltte yaşlanma sürecini yavaşlatır. Cildin yağ dengesini ayarlar ve
bu sayede ciltte matlık ve sivilce gibi sorunlar olmaz.
Bebeklerde
gaz problemi; için seyreltilmiş bir
damla adaçayı acı elma yağını bebeğin ayak tabanına masaj yaparak uygulayayınız.
Ayrıca bebeğin karın bölgesine yine seyreltilmiş bir damla ile masaj yaparak
uygulanır.
Depresyon; Stres, kaygı ve uykusuzluk ta yağın buharına
durarak, yağ ile masaj yaparak veya banyo suyuna katarak hasta rahatlatır.
Menopoz; Menopoz da görülen sıcak basması, gece
terlemesi, çarpıntı gibi şikayetleri ortadan kaldırmak için yağın buharın
durulabilir. Ayak tabanına masaj ile uygulanabilir veya banyo suyuna
katılabilir. Sağlıklı günler.
Adaçayı
Bu
mütevazi bitki, 2001 yılında Uluslararası Bitki Derneği tarafından ‘Yılın
Bitkisi’ unvanına layık görüldü. Adaçayı, dünya çapında yaygın bir tüketime
sahiptir. Adaçayı bitkisinin yaprakları kurutularak çay yapılır ve içecek olarak
tüketilir. Ayrıca yaygın olarak yemeklere naif bir tat kattığı için mutfaklarda
da kullanılmaktadır.
Adaçayı
70-80 santimlik ağaçlarda yetişir ve genelde ılıman iklimleri sever. Ülkemizde
İzmir taraflarında yetişir. Don olaylarının sık yaşandığı bölgelerde ve soğuk
iklimlerde istediği sıcaklığın sağlanması için etrafı diğer ağaçlarla
kapatılmalıdır. A, C, B6 ve K vitamini açısından çok zengin bir besin
kaynağıdır. Tam bir A vitamini deposudur. Yüksek miktarda potasyum, kalsiyum,
demir ve magnezyum içerir.
Ada
Çayının Sağlığa Faydaları
Esnek
ve pürüzsüz ciltler için adaçayı mükemmel bir bitkidir. İçerdiği fenolik
asitler, antioksidanlar ve uçucu yağlar bitkiyi sağlık açısından çok önemli
kılar. Karoten beta ile dolu olduğu için potansiyel bir anti kanser maddesidir.
Cilde olan faydalarından dolayı kozmetik ürünlerinde de kullanılmaktadır. Cilt
dışında saç sağlığı için de kullanılır. A, C, B6 ve K vitaminleri açısından çok
zengindir.
Adaçayı
Depresyona İyi Gelir:
Çağımızın
en önemli hastalıklarından olan stres ve depresyona karşı çok etkilidir.
İçerdiği diosmetin, apigenin ve luteolin’in gibi antioksidanların bol miktarda
bulunması, depresyon ve stres ile mücadele sağlar. Günde ortalama bir ada çayı
içmeniz depresyondan kaynaklanan olumsuz düşüncelerle mücadele etmenizde size
inanılmaz katkı sağlayabilir.
Alzheimer
Hastalığına Karşı Ada Çayı:
Adaçayı,
düzenli olarak kullanıldığında hafızayı güçlendirir. Bunun yanında, hafif
Alzheimer hastalığı dahil olmak üzere çeşitli hafıza kaybı durumlarında tedavi
için önerilmektedir. Bununla birlikte yaşlanmaya bağlı olarak meydana çıkması
muhtemel, unutkanlık, bunama gibi zihinsel sorunlardan korunmaya yardımcı
olur.
Adaçayının
Diyabete Faydaları:
Adaçayı
üzerinde yapılan birçok çalışma, diyabet hastalığı ile mücadele eden kişilerde
kolesterolü düşürme potansiyeli olduğu ortaya konulmuştur. Adaçayının yaprak
ekstralarının antihiperglisemik özelliklere sahip olduğu bilinen bir şeydir.
Romatizmadan
kaynaklanan ve diğer enfeksiyon hastalıklarına karşı faydalıdır:
Adaçayının
içerdiği vitamin ve elementler çok iyi derecede antioksidanlar içerir. Bu yüzden
enfeksiyonlara karşı etkilidir. Romatizma dan kaynaklanan iltihaplara karşı
etkilidir. Aynı şekilde astım ve bronşit hastalıklarından kaynaklanan
enfeksiyonlara iyi gelir. Astım ataklarını şiddetini azaltıcı gücü vardır.
Adaçayı
Kalp Sağlığını Korur:
İki
tatlı kaşığı adaçayı ortalama 20 mg kalsiyum ve potasyum içermektedir. Günlük
olarak tüketilen adaçayı kardiyovasküler sistemin düzgün çalışması ve kalp
ritminin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için iyi gelir. Ayrıca kolesterolü
dengeleyen sodyum içerdiği için dolaylı olarak kalp sağlığına katkı sağlar .
Sindirim
sistemini korur ve ishale iyi gelir:
Genel
anlamda lif içeren bütün bitkiler sindirim sitemi için önemlidirler. Adaçayının
içerdiği lifler mideyi kuvvetlendirir, ishale karşı iyi bir şifa kaynağıdır.
Ayrıca aşırı terlemeye karşı etkili bir besindir. Sindirim sitemi bozukluklarını
düzenler.
Adaçayı
Yaşlılığı Geciktirir:
Adaçayının
yaprağı kan dolaşımının hızlanmasını sağlar. Hücrelerin yenilenmesinde ve
hasarlı hücrelerin onarılmasında büyük rol oynar. Hücrelerin yenilenmesinde çok
miktarda içerdiği kalsiyum ve A vitamini önemli rol oynar. İçerdiği
antioksidanlar ciltte meydana gelen çizgileri ve kırışıklıkları gidermeye yarar.
Adaçayı, serbest radikallerin düşmanıdır. Kısaca bu muhteşem bitki, cilt
sağlığınızı korur, genç kalmanızı sağlar ve pürüzsüz cilt sahibi olmanıza
katkıda bulunur.
Selülit
için adaçayı:
Yukarıda
zikrettiğimiz gibi , kan dolaşımını arttırıcı özelliği vardır. Kan dolaşımın
yüksek olduğu vücutta toksinler daha çabuk atılacaktır. Böylece selülit
sorunlara minimuma indirgenecektir.
Adaçayı
Saç Sağlığını Korur:
Adaçayı
yapraklarından çıkarılan yağ saç sağlığı için önemli bir şifa kaynağıdır. Daha
sağlıklı saçlar için bu yağ ile kafa derisine masaj yapabilirsiniz. Böylece
dökülmeyen ve daha sağlıklı saçların sahibi olabilirsiniz. Ayrıca yaşlılığın en
büyük göstergesi olan beyaz saçların için de adaçayı yağı kullanılabilir.
Metabolizmayı
ve ruh sağlığını korur:
İçerdiği
zengin besin kaynaklarıyla genel anlamda metabolizmaya katkıda bulunur.
Özellikle kış aylarında soğuk algınlığından kaynaklanan hastalıklara ve salgın
hastalıklarına karşı etkilidir. Bunun yanında ruh sağlığımıza katkıda bulunur.
Ferahlatıcı bir içecek olan adaçayı beyin hücreleri için önemli olan birçok
elementi içermektedir. Sinir sitemini yatıştırıcı özelliği vardır. Uyku sorunu
olanlar için faydalı geldiğini savunun uzmanlar var.
Adaçayı
Nasıl Hazırlanır:
Adaçayının
hazırlanması gayet basittir. Bunun için iki çay kaşığı ada çayının üzerine iyice
haşlanmış suyu dökerek demlenmeye bırakabilirsiniz. Genelde bu şekilde tadı acı
olacağından limon veya bal ekleyerek acılığını giderebilirsiniz. Günde ortalama
1 veya 2 fincan adaçayı tüketimi yeterlidir.
Adaçayının
Zararları:
Adaçayının
direkt olarak sağlığa herhangi bir zararı olduğu tespit edilmemiştir. Aşırı
tüketimden dolayı bazı yan etkileri olabilir. Bunun yanında kadınların hamilelik
döneminde adaçayından uzak durması gereklidir.
Adaçayının
zarar verebileceği durumlar şöyledir;
- Fazla kullanılması durumunda midede bazı sorunların oluşmasına neden olabilir.
- Tansiyon hastaları tüketirken dikkatli olmalıdırlar. Doktorlarına danışarak günde ne kadar tüketebileceklerini öğrenmelidirler.
- Bazı uzmanlar kadınların hamilelik döneminde ve emzirme dönemlerinde mutlaka uzak durmaları gereken bir bitki türü olduğunu söylemektedirler.
- Epilepsi hastalarının da adaçayından mutlaka uzak durması gerektiğini tavsiye eden uzmanlar vardır.
- Erkeklerde sperm sayısını azalttığı yönünde iddialarda vardır. Buna benzer sorunları olan erkeklerin doktorlarına danışarak tüketmeleri tavsiye edilir.
Tavsiyeler
Adaçayını
kurutarak saklamak mümkün olduğu için her daim tüketmek mümkün. Adaçayının
faydalarından maksimum şekilde faydalanmak için taze tüketilmesinde fayda var.
Bunun için eğer evinizin bahçesi varsa ağacını yetiştirmenizi tavsiye ederiz.
Böylece istediğiniz zaman organik ve taze adaçayını yemeklerinize katabilir ve
taze bir şekilde tüketebilirsiniz.
Adaçayını
toz halinde de bulmak mümkündür. Satın alırken yapraklarını lekeli , küflü ve
solgun olmamasına dikkat etmelisiniz. Buzdolabında plastik torbalar içerisinde
aylarca muhafaza edilebilir.